“Medeniyet, serveti yığmak değil; emaneti çoğaltmaktır.”

İbni Haldun

Günümüz dünyası, baş döndürücü bir hızla sayıların ve nesnelerin egemenliğinde bir yaşam biçimini dayatıyor. Ekranlardan yansıyan ışıltılı görüntüler, reklamların ısrarlı fısıltıları, sosyal medyanın bitmeyen akışı… Tüm bunlar, zihnimize aynı emri dikte ediyor. Daha fazlası, daha hızlısı, hep bir sonraki… Bu durum, kadim çoğalma arzusunun modern ve tehlikeli bir mutasyonuna benziyor. Bu bitmek bilmez biriktirme ve büyüme hırsının adına "Tekasür" diyelim. Bu kelimenin, bizi hayatın özüne dair nefesten, varoluşun derinliklerinden koparan bir oyalanma girdabı olduğunu fark etmek için bir kapı aralayalım. Ve karşımıza çıkan birkaç sorunun muhatabı olalım.

Sonu olmayan "daha çok" arzusu gerçekten içimizdeki boşluğu doldurabiliyor mu? Yoksa varlığımızın özünde bambaşka bir "çoğalma", manevi bir bereket arayışı mı saklı? Ruhumuzun derinliklerindeki sesi duyabiliyor muyuz?

Kur’an-ı Kerim iki farklı surede, insanda var olan temel ikileme işaret eder: "Kevser" ve "Tekasür". Her ikisi de "çoğalmak, artmak" anlamına gelen aynı kökten (ke-se-ra) türemiştir. Bu dilsel akrabalık tesadüf değil; insanın içindeki aynı potansiyelin iki zıt tezahürünün sembolüdür.

Kevser, Arapçada "bol, bereketli" anlamına gelir ve cennetteki bir nehir olarak tanımlanır. Ancak Kevser suresini okuduğumuzda anlarız ki bu nehir, dünyada iken Peygamberimize verilmiş bir hediyedir. Peygamberimizin varlığında ortaya çıkan saklı bir pınar, içsel bir zenginlik kaynağıdır. Tıpkı küçücük bir tohumun içinde sayısız meyve verme kudretinin gizlenmesi gibi, insan ruhunda da sevgi, bilgelik, hüküm ve hikmet arayışı gibi tükenmez bir potansiyel vardır. Bu, biriktikçe taşan, paylaştıkça çoğalan, aktıkça ferahlatan bir nehirdir. Ruhun bereketi, bu nehrin akışı ile hayat bulur.

Ancak bu bereketin karşısında, Tekasür suresinin uyarısıyla beliren bir çölleşme tehlikesi durur. Tekasür, yalnızca mal-mülk biriktirmek değil; bu birikimle övünmek, kendini üstün görmek, varlığın anlamını geçici dünyevi değerlerde aramaktır. Bu, ruhun boşluğunu doldurmak şöyle dursun, onu daha da derinleştiren bir yanılsamadır. Kıskançlık, doyumsuzluk, sürekli "daha fazlası" fısıltısı… İşte nefsin "çokluğu" budur. Biriktirir ama beslemez, yığar ama yeşertmez. Gönlümüzdeki nehri kurutup yerine çölleşmiş bir benlik bırakır.

Bu ikilem, insan olmanın ontolojik sancısıdır. Bizler yalnızca biyolojik bedenler değiliz; anlam arayan, değer üreten, bağlantı kuran bir ruh ile donatılmışız. Maddi zenginlik bedeni giydirebilir, doyurabilir, ancak aynı varlık ruhun açlığına çözüm sunmaktan uzaktır. O açlık, ancak Kevser’in keşfiyle, başkalarına faydalı olmakla giderilir. Yaratılış düzeniyle uyumlu bir varoluşla doyuma ulaşır.

Dış dünyadaki çokluğa (kesret) bakıp içimizdeki karmaşayı tefekkür ederek birliğe (vahdet) ulaşma ideali burada anlam kazanır. Doğadaki çeşitlilik, büyük bir dengeye hizmet eder. İnsanın içindeki yetenekler ve duygular da Tekasür’ün bencil hırsına değil, Kevser’in cömert akışına yöneldiğinde toplumsal birliğe ve evrensel iyiliğe katkı sunar.

Kevser suresinde bu dönüşümün pratik yollarına işaret edilir: "Öyleyse Rabbin için namaz kıl ve kurban kes…" Namaz, nefsin dağınıklığını toparlayıp yüksek bir amaca odaklanması, ruhun rabbiyle bağ kurma çabasıdır. Kurban ise bencillikten, "benim" diyen nefisten fedakârlık etmektir. Tekasür’ün zincirlerini kırıp ihtiyaç sahibine vermeyi öğrenmektir.

Modern dünyanın "başarı" diye alkışladığı nice hayat, Tekasür’ün yanıltıcı parıltısıyla göz kamaştırır. Oysa gerçek değer, ne kadar çok şeye sahip olduğumuzdan ziyade, ruhun bıraktığı izle ölçülür. İlham veren fikirler, şefkatle dokunulan hayatlar, evrensel değerlere katkılar… insanlığın tarihi, altın yığınlarıyla övünenleri ibretle anarken, Kevser’in nehrinden beslenenleri yüceltir. Onların mirası nesiller boyu akmaya devam eder. Bu insanlar nehir gibidir, geçtiği yeri yeşertir, bereketlendirir.

Sonuçta Kevser ve Tekasür, insanın içindeki seçimin sembolleridir. Modern çağın tüketim çılgınlığına ve anlamsız birikimine karşı bir uyarıdır. Tekasür’ün yakan ateşine mi kapılacağız, yoksa içimizdeki pınarın kaynağını keşfederek, ruhun bereketiyle kevsene doğru mu akacağız? Geçici tatminlerin peşinde koşarak oyalanmaya mı talip olacağız, yoksa içsel huzur ve anlamlı bir varoluşla gerçek serveti mi inşa edeceğiz? Cevabı iyi bilen vicdanımız, sormamız gereken asıl soruları bekliyor.

Nehrin çağlayan sesi mi, yoksa çölün susuz fısıltısı mı? Seçim bizim.