“O, hanginizin daha güzel iş yapacağını denemek için

ölümü ve hayatı yaratandır. O Azizdir, Bağışlayandır.”

(Mülk Suresi, 2)

Hayatı görünür başlangıçlarla hatırlamaya alışmışız. Bir filizin toprağı yarmasıyla, bir çiçeğin açmasıyla, baharın gelişiyle… Oysa bazı başlangıçlar kendini doğrudan göstermez. Sessizce, görünmeden, bir bitişin içinden filizlenir.

Çoğu insan baharı başlangıç bilir; bense kışı. Kış bir bitiş değildir, ruhun kendi toprağına çekilip demlendiği, sessizce olgunlaştığı bir hazırlık evresidir. Ardından gelen ilkbahar, bu sessizliğin kendini isimlendirerek dile gelmesidir. Yaz, iradenin çetin imtihanında pişme vaktidir. Sonbahar ise sabrın meyveye durduğu bir hasat zamanı. Ve sonra yapraklar dökülür; o kaçınılmaz eşik belirir. Ama bu bir son değil, bir devirdir. Çünkü her hasat, sinesinde bir sonraki hayatın tohumunu taşır.

Hayat, aslında ölümün içinde gizlenir.

Kışın sonu ile baharın eşiğinde dedem, korku ile umut arasında dururdu. O günlerde dünyaya daha dikkatle bakar, bazen gözyaşları sessizce akardı. Çocuk aklımızla anlayamazdık. Her yer çiçeklenirken o neden ürperirdi? Bir gün, evladından dert yanan bir dostuna şöyle dediğini işitmiştim:

“İlkbahar tehlikelidir. Sular coşar, toprak uyanır. Tabiatın dizginleri gevşerken insanın gönlü de taşar. Toprak uyanırken nefis de uyanır; aman dikkat edin.”

O zamanlar anlamamıştım. Şimdi ise içimde bir şeyler kabardıkça dedemin sözleri yeniden anlam kazanıyor. İlkbahar bir uyanıştır; ama her uyanış diriliş değildir. Toprak uyanırken insanın ritmi de hızlanır. İçte bir hareket, bir taşma başlar. Eğer bu coşkuya yön verecek bir merkez yoksa uyanış savrulmaya dönüşür.

Toprak uyanınca kendinde olanı verir; insan ise çoğu zaman biriktirir. Kalpteki o küçük habbe, kabuğunu kırıp dışarıya bir merhamet olarak uzanamadığında; biriken şey rahmet olmaz, ağırlığa dönüşür. İçeride kalır, sıkışır, yanar. Belki de insanın yorgunluğu biraz buradan gelir: Uyanır ama nereye akacağını bilemez.

Tabiatla insan, aynı kalem ile yazılmış iki ayet gibidir. Toprakta bir tohum nasıl kendi varlığından geçerek çatlıyorsa, kalbe düşen sevgi de ancak benliğin kabuğunu kırınca yeşerir. Nebat, fıtratının izini şaşırmaz. Yazın hararetinde yönünü kaybetmez; güneşi meyvesine katar, acıyı tatlıya çevirir. Dalında pişerek olgunlaşır.

İnsan ise çoğu zaman kendi yazında yorulur. Aynı sıcaklık, onda meyveye değil yanmaya dönüşür. Ve belki de asıl çile şuradadır: İnsan, özünden uzaklaştıkça sadece kendini değil, temas ettiği şeyi de yakar.

Peki ne yapmalı?

Dedemin gözyaşları burada bir cevap gibi duruyor. O, baharın coşkusunda kaybolmayı değil, o eşikte durmayı seçiyordu. Sanki taşanla değil, taşmak üzere olanla ilgileniyordu. Belki de hakikat tam orada, o ince çizgide beliriyordu.

Tohum çatlarken canı yanmaz mı? Elbet yanar. Bir şeyin yeşermesi, bir şeyin eksilmesini ister. İnsan da ancak eksilmeye razı olduğu kadar çoğalır. Bu belki teslimiyettir. Belki yeniden başlayan hayata biraz daha dikkat. Belki de sadece durup hissedebilmek… Çünkü duygular geçicidir, düşünceler değişir, zihin kâh bulanır kâh durulur. Gözyaşı ise kalbi yumuşatır. Gönülde sertleşen ne varsa oraya yönelir. Ve insan, ancak yumuşadığı yerden filiz verir.

Her sonbahar dökülen yapraklar, toprağa bir sonraki baharın izini bırakır. Her bitiş, içinde bir başlangıç taşır. İnsan için bu döngünün sırrı, afakta olana bakıp enfüste olanı hatırlamaktır. Kabuğunu kıran yenilenir, yönünü hatırlayan yola koyulur, fıtratına dönen ürün verir.

Hayat, ölümün içinde gizlenir. Tıpkı bir gözyaşının içinde saklanan sessiz bir bahar gibi.