Gündelik konuşmalarımızda kurduğumuz cümleler, yalnızca kelimelerden oluşmaz; görünmez bir düzen de kurar. Kim konuşur, kim dinler, kim karar verir, kim susar… Dilbilgisi sandığımız şey, çoğu zaman bir ilişki haritasıdır.

Bir özne, sınırını aşıp başka bir özneyi nesneye indirgediğinde ne olur?

Bu soru genellikle felsefecilerden ve dilbilimcilerden çok önce, mahallenin diline düşer.

— Karşıma çıkmış, konuşuyor.

Cümle daha başlarken bir dengesizlik hissedilir. Konuşma, üçüncü şahsın gıyabında yapılmaktadır; muhatap değişmiş, başkası için söylenmiş bir söz şimdi bir başkasının üzerine yüklenmektedir.

— Öyle bir laf ettim ki, aklını aldım.

— Onun konuşmasına izin verir miyim?

— Bir karar verilecekse buna ben karar veririm.

Dilbilgisi açısından bakıldığında bu cümlelerin hiçbiri problemli değildir. Özne yerindedir, yüklem sağlamdır. Ama konuşma ilerledikçe fark edilir ki birinin özneliği sessizce elinden alınmıştır. Artık o yapan değil, yapılan; kuran değil, maruz kalandır.

Nesneleşen özne, yalnızca sessizliği yüklenmez. Önce bir nesne olur; bir alet gibi kullanılır, şekil verilir ve işi bitince kenara bırakılır. Ama daha kötüsü, zamanla bir dolaylı tümlece dönüşmesidir. Artık bir ‘kimse’ değil, bir ‘yer’dir. Eylemin içinden geçtiği bir güzergâh, öfkenin boşaldığı bir meydan, sesin yankılanıp geri döndüğü dilsiz bir duvardır. Özne onun üzerinde yürür, onun içinde durur, ondan ayrılır gider; ama asla onunla olmaz. Dolaylı tümleç, cümlenin kalbinden sürülmüş, kıyısına bir dekor gibi iliştirilmiştir.

Burada yüklem artık bir paylaşımın değil, verilen hükmün aracıdır. Özne emir verir, yüklem uygular. Yüklem, nesnenin üzerine bir çığ gibi düşerken, dolaylı tümleci yalnızca üzerinden geçip gideceği bir atlama taşı olarak kullanır. ‘Beraber yapmak’ diye bir şey kalmamıştır; onun yerini ‘birine yaptırmak’ almıştır. Zamanla yüklem, öznenin kibrini taşımaktan yorulur. Tek taraflı her eylem, boşluğa düşmektedir.

Zarf ise en huzursuz olanıdır. Zamanı, sebebi, hâli taşır. “Ne zaman oldu, niye oldu, nasıl oldu?” Hepsini bilir ama kimse ona bakmaz. Cümle hızlandıkça zarf nefessiz kalır. Mazruf sessizce katlanır, zarfa konur. Ağzı kapatılır. Susturulur.

Ve gün gelir, sabır taşı çatlar… Tüm ögeler cümle kapısından çıkıp gider. Yüklem gider; eylem biter. Nesne gider; ilişki kopar. Zarf gider; zaman, sebep, hâl susar. Tümleçler gider; mekân silinir.

Geriye yalnız özne kalır. “Ben” diye başlar ama arkası gelmez. Çünkü cümle, arkadaşlarıyla birlikte kurulur. Yalnız kalan özneden, cümle olmaz.

“Ben, ben, ben…” Ses tekrar eder. Yankının sesi duyulmaz, anlam daralır. Kendini mutlak zanneden özne, kimseye yüklenemediği, kimseyle temas etmediği için yavaş yavaş kendi sesini de kısmak zorunda kalır.

Belki de mesele dilbilgisi değildir. Asıl mesele, özne kalabilmenin bir başkasını nesneleştirmeden veya bir yere hapsetmeden mümkün olup olmadığına dair hal bilgisidir.

Ben diye başlayan burada biter. Ama dağılmış ögeler rastladıkları başka ortamların eşiğinde toplaşıp, başka bir cümle kapısından girer. Orada kurulan cümlelerin muhabbeti kaldığı yerden devam eder.