Henüz kelimeler, gizlendikleri menzillerde isimlendirilme vaktini beklerken; yeryüzünde ve gökyüzünde, varlık sahnesine çıkan her şey kendi diliyle konuşuyordu. İnsan Sûresi’nin işaret ettiği üzere; insanın üzerinden, henüz kendisi anılan bir şey değilken uzun bir zaman geçmişti. O isimsiz devirlerde kâinatın lisanı kelimelerle değil, lisan-ı hâl ile akıyordu. Taşın sertliğinde sabır, toprağın bağrında tevazu, suyun seyrinde teslimiyet, ateşin harında yakıcı bir yöneliş gizliydi. Yıldızlar, ay ve güneş ise gökyüzünün sayfasına nurla yazılmış yaratılış âyetleri gibiydi.
Bu dili okumaya başlamak, varlığın kalbine açılan ilim kapısının eşiğine varmak demekti. Ancak bu eşiğin ardında, henüz yaratılmadan önce ruhlardan alınmış ağır bir söz bulunuyordu: Misak. Zira insan, eşyanın dilini çözmeye başladıkça, öğrendiği isimleri kendine mâl etme, o dili kendi mülkü sanma gafletine düşmeye meyilliydi.
İnsan kâinatın dilini öğrendikçe eşyayı isimlendirdi; isimlendirdikçe hükmetme arzusunu besledi. Ne var ki hükmetme arttıkça, iç dünyasında verdiği sözü yavaş yavaş unuttu. Fıtratın ana dili olan berrak ses zedelendi; hakikat artık olduğu gibi değil, insanların işine geldiği gibi duyulur oldu. Tabiatın lisanını çözdükçe kendini onun bir parçası değil, efendisi zannetti. Bu, bir dil kaymasıydı; aynı zamanda bir anlam sapması… Önce rızkın ve mülkün gerçek sahibi olduğu vehmine kapıldı, rabblik iddiasına öykündü. Ardından gücünü tahkim ederek melikleşti. Nihayet heva ve hevesini mutlak ölçü kabul edip onu kendine ilah edindi.
Dil, hakikati örtmek için değil, onu beyan etmek için verilmişti. İnsan mesnetsiz konuştukça kâinatın sesine sağırlaştı; sustukça değil, yalnızca kendi sesinin yankısını dinledikçe hakikatten uzaklaştı. Halbuki insan sustuğunda, varlık en saf hâliyle konuşmayı sürdürüyordu. İsimler çoğaldıkça mülkiyet vehmi derinleşti. Bu vehim, fıtrata yerleştirilmiş misakın sesini bastırdı. Fıtratın lisanı bozulduğunda insan, hakikatin muhatabı olmaktan çıktı; kendi boşluğunda kaybolan bir yabancıya dönüştü. Kelimeler anlamdan, anlamlar emanet şuurundan koptu.
Âlemlerin Rabbi, din gününün mâliki ve insanların tek ilahı olan Allah, bu bozulmaya kayıtsız kalmadı. Toplumlar fıtrat dillerinden uzaklaşıp zulme sürüklendiklerinde, onlara ana dillerini hatırlatacak elçiler gönderildi. Bu elçiler, insanın unuttuğu “emanete sahip çıkma” bilincini yeniden diriltmek için geldiler.
Bu hatırlatıcılardan biri Hz. İbrahim’di. O, göğe yalnızca gözleriyle değil, kalbiyle aklını birleştirerek bakıyordu. Yıldızlarda, ayda ve güneşte bir anlam aradı; fakat batan şeylerin mutlak olamayacağını idrak edince yüzünü varlığın ardındaki hakikate çevirdi: “Ben yüzümü, gökleri ve yeri fıtratı üzere yoktan var edene çevirdim.” dedi.
İbrahim, kâinatın dilini okumuştu; fakat o dilin içinde kaybolmamıştı. Harflere takılıp kalmak yerine, o harfleri varlığa nakşeden Kâtib’i görmüştü. Bu sebeple “gerçek bir 'hanif' olarak hakka yönelen bir önder” kılındı. Ne var ki İbrahim’e iman ettiğini söyleyenler, zamanla onun duru lisanını dünyevî arzularına tercüme ettiler. İman şekle, öğüt ritüele dönüştü. İnsan, sahip olduğunu sandığı kudretin kulu hâline geldi. Tarih, bu unutmanın bedelini bozgunculuk ve gözyaşıyla tekrar tekrar yazdı.
İnsan bozuldukça varlığın dengesi de sarsıldı. Mânâ azaldı, bereket çekildi. İnsan kendi ‘ben’inin dar odalarına kapandıkça, geleceğini emanet etmek için inşa etmek istediği cennet bir anlamsızlık çölüne dönüştü. Buna rağmen hayat konuşmayı sürdürdü; tohum toprağa karışıp filiz verdi, ağaç sabırla meyveye durdu, nehir taşıdığı suyun ezgisini söylemeye devam etti.
Okumak neydi; satırları çoğaltmak mı, yoksa satırları okuyan insanın kendi sadrına doğru yol alması mı? Kendini bilmeyen, içindeki misakı hatırlamayan biri için öğrenilen her yeni dil, hakikate açılan bir kapı mı, yoksa yüzüne geçirilen yeni bir maske mi? Bugünün insanı neden teknik, dijital ve akademik dillerde bu kadar mahirken, insan kalmanın lisanı karşısında bu kadar dilsiz? Gökyüzüne hükmedebilen bir akıl, nasıl olur da kendi nefsinin dar sahasında yenilir? Güç arttıkça anlam neden eksilir?
Kurtuluş dediğimiz şey, daha fazla bilgi biriktirmek mi; yoksa lisan-ı halin unutulan yüzüne yönelmek mi? Fıtratın lisan-ı hâli gerçekten susuyor mu, yoksa onu işitmeyen biz miyiz? Dinlemeyi ne zaman unuttuk? Bir çocuğun çıkarsız bakışı ya da bir ihtiyarın hayattan süzülen sükûtu bize hâlâ bir şey söylüyor mu? Kapılar açıksa, biz hangi eşiğin önünde oyalanıyoruz? İçeri girmek için hangi yükleri bırakmamız, hangi öze dönmemiz gerekiyor?
Dönemler geldi geçti; her ümmet kendi eceline doğru yürüdü. Bu uzun sükûtun içinden Anadolu’dan bir ses yükseldi: Yunus Emre. Peki, Yunus neyi hatırlattı da yüzyıllar sonra hâlâ işitiliyor? Onun çağrısı, İbrahim’in teslimiyetiyle aynı kaynaktan besleniyorsa, bu kaynak içimizdeki yeşermeyi bekleyen habbeyi muhabbete döndürüyor mu?
İlim ilim bilmektir
İlim kendin bilmektir
Sen kendini bilmezsin
Ya nice okumaktır