Bir Terzi Masalı
Bizim evde ne zaman yoğun ve sevimli bir telaş başlasa, anlardık ki Ramazan ayı kapımızı çalmak üzeredir. Bu telaş bildiklerinizden değil; içinde heyecan, renk ve bitmek bilmeyen bir muhabbet barındıran türden... Henüz Ramazan'ın ilk hilali görünmeden ilçenin yolu tutulurdu. Önce Osman Can abimizin manifatura dükkanına uğranırdı. Osman abi ile annem, iyilikte gizli birer ortak gibiydiler. Kumaşları kâr gözetmeden verir, "Ayşe abla, bunlar da bizim hayrımız olsun, çocukların sevincine ortak olalım" derdi.
Ardından Halil Ongun abinin tuhafiye dükkanına geçilirdi. Burada da aynı muhabbet tekrar eder, o da malzemeleri kârsız verirdi. Halil abi, nezaketi bir kıyafet gibi ruhunda taşıyan bir beyefendiydi. Bizi kapıda karşılayan o içten gülümsemesiyle sıradan bir esnaf değildi. Kumaşların ruhuna eşlik edecek renk renk iplikler, cam kavanozlarda şıkırdamayı bekleyen düğmeler, kurdeleler, tokalar ve sutaşları seçilip eve dönülürdü. O paketlerin eve girişi, bayram müjdesinin ilk adımıydı. Paketler açıldığında yayılan o yeni kumaş kokusunu hâlâ duyarım. Bayram arefesi yaklaştıkça bu kokuya ütü buharı karışırdı. Isınan kumaşın sıcaklığı, evin alt katını bir terzi atölyesinden çok, çiçek bahçesine çevirirdi. O koku perdelere, minderlere ve en çok da çocukların yüreklerine sinerdi.
Annemin dikiş makinesi alt kattaydı. Biz üst katta rüyalar görürken, o aşağıda çocukların rüyasını gerçekleştirmek için pedala basardı. Almanya’dan getirdikleri gri renkli, Paff marka makinenin ritmik sesi, evin boşluğunda usul usul yükselirdi. O ses bir gürültü değil; gecenin karanlığında "her şey yolunda, anneniz nöbette" diyen güvenin ritmiydi. Tahta merdivenlerden süzülen tıkırtı, Ramazan gecelerinin bize armağanıydı. Belki de bu yüzden hâlâ bir dikiş makinesi sesi duysam içimde huzur yeşerir; iğnenin kumaşta açtığı iz, gönlümde derin bir hatıraya dönüşür.
Sabah uykulu gözlerle aşağı indiğimizde, pencereden sızan gün ışığında uçuşan renkli kumaş tozlarını görürdük. Duvarlardaki çivilerde her sabah yeni bir elbise asılı olurdu. "Bak bu daha güzel!", "Şunun cebine bak!" diye kritikler yapardık. O elbiseler sadece kumaş parçası değildi; köy çocuklarının sevinciyle bizim hayallerimizi kaynaştıran benzersiz modellerdi.
Annemin dikiş odası, köyün sadece üretim merkezi değil, en sıcak muhabbet durağıydı. Kadınlar toplaşır; sabunla çizilen o beyaz çizgileri, makasın kumaştaki kararlı ilerleyişini izlerlerdi. Annem bir yandan biçer, bir yandan da meşhur defterine notlar alırdı. Kenarları kıvrılmış, kurşun kalemle yazılmış; içinde onlarca çocuğun boyu, beden ölçüleri ve bayram hayalleri saklı olan o defter... Annem için o bir iş çizelgesi değil, bir sevgi haritasıydı.
Biz sahurdan sonra uykuya dalarken, o makine başındaki gizli kahramanımız olarak güne çoktan başlamış olurdu. Günler geçer, duvarlarımız bir çiçek bahçesine dönerdi. Bayramdan bir gün önce çocuklar anneleriyle gelir, kendilerine özel dikilmiş emanetlerine sarılarak dönerdi. Bayram sabahı ise bambaşkaydı. Gözleri ışıl ışıl çocuklar, bu kez tek başlarına gelip annemin elini öperdi. Annem onları, her birini kendi evladıymış gibi şefkatle kucaklardı.
Aradan yıllar geçti. Hala ne zaman bir terzi dükkânına rastlasam dururum ve o dikiş makinasının sesini dinlerim. O ritim benim için geçmişe kurulan bir köprüdür. Güneşin vurduğu penceredeki tozlar, annemin yorgun ama gülümseyen yüzü, esnaf abilerimizin "Allah hayrını kabul etsin" duaları... Anlarım ki o sesler ve renkler benden hiç gitmemiş. Annem, kumaşlarla birlikte bize iyiliği, emeği, şükrü ve paylaşmanın sevincini de dikmiş.
Seksenli yıllarda Ramazan benim için; mesleğinin şükrünü uykusuz kalarak eda eden annemin huzurlu yüzü demekti. Annem o yıllar boyunca sadece kumaşları değil, bizleri de ölçmüş biçmiş, ruhumuza şekil vermişti. O yıllarda annem sadece bir terzi değil; bireysel iyilikleri bir araya getirip toplumsal bir harekete dönüştüren bir yaşam ustasıydı.
Ancak bu hikâye orada bitmedi. Yıllarca çocukları sevindiren annem artık o kadar yoğun dikiş dikemez oldu. O yıllarda, Mustafa abimin hukuk fakültesinden can dostu Nuri Turgut, Denizli’de tekstil dünyasına adım atınca bu iyilik bayrağını annemden devraldı. Annem yaşlansa da Nuri abi, yıllarca Ramazan ayında balyalarla kıyafetler, kumaşlar ve nevresimler yollayarak çocuk ve anne düşlerini taze tuttu. Demem o ki; güzel niyetle yola çıkanın yolu elbet iyilerle kesişiyor ve biz o hareketin nerelere uzanacağını hiç bilemiyoruz. Rabbimizin Bakara Suresi 148. ayette buyurduğu gibi: 'Herkesin yöneldiği bir yönü vardır. Öyleyse siz de hayırlı işlerde birbirinizle yarışın. Nerede olursanız olun, Allah hepinizi bir araya getirir. Kuşkusuz Allah her şeye gücü yetendir. ' İşte bu ayetin tecellisiyle; yıllarca Denizli’den bir el uzandı, köyümüzdeki çocukların bayram sevincine dokundu. Mekânlar değişse de yönümüz aynı kaldı.
6 Şubat depremiyle köyümüzün nüfusu, özellikle de o gülen çocuk sesleri yok denecek kadar azaldı. Ama azalmayan bir şey var: Bu iyilik iklimini soluyanların anılarından silinmeyecek yeni kumaş kokusu ve bayramlıklarını giyen çocukların yüreklerinde yeşeren bir sürûr...
İnfak etmenin huzurunu yaşayarak bizlere öğreten Osman Can abimize rahmet; Anneme, Halil Ongun abimize ve bayrağı annemden devralan Nuri Turgut abime, sağlıklı, huzurlu bir ömür dileğiyle…