Eksiltmenin Karanlığı, Eleştirinin Işığı, Eylemin Meyvesi

İnsan, fıtratı gereği zihnindeki karanlığı dağıtmak için bilginin meşalesini elinde tutmak ister. Oysa ışık, yanlış açıyla tutulduğunda kör eder; körlük ise insanı hakikatin değil, kuruntularının esiri kılar. Bilginin uçsuz bucaksız bir okyanusa dönüştüğü çağımızda zihin, kıyıdaki üç keskin yol ayrımının eşiğinde salınır: Tenkîs, Tenkîd ve Tenfîz... Biri bilginin celladıdır, diğeri onun sarrafı, üçüncüsü ise o bilginin meyvesi.

Tenkîs; bir şeyi noksanlaştırmak, değerini düşürmek, onu rastgele eksiltmektir. Bilgi ahlakında tenkîs, bir fikri ya da bir insanı anlamaya çalışmadan, sırf kendi dar kalıplarımıza sığmıyor diye onu baltalamak demektir. Bu eylem, bir öfke gösterisiyle ağacın dalını insafsızca kırmaya benzer. Orada ne bir estetik kaygı vardır ne de yarına dair bir umut; yalnızca tahakküm arzusu esir almıştır zihni. Bugünün dünyası, böyle acımasızca hırpalanmış dallarla doludur. Devasa fikirleri, asırlık birikimleri tek bir öfke nöbetiyle kırıp döküyor, cımbızla cümleleri bağlamından koparıp üst başlık çöplüğüne atıyoruz. Oysa zihin tenkîs tuzağına düştüğünde, bilginin büyüklüğü karşısında ezilmemek için onu küçültmeye başlar. Bu, zihnin tembelliğidir; anlamaya dair emekten kaçışın, kavramaya dair sabırsızlığın dışavurumu. Kırılan her dalın gövdeye açtığı yara, o ağacın gelecekteki taç genişliğini sınırladığı gibi, tenkîsle küçülttüğümüz her fikir de zihnimizin ufkunu daraltır.

Toplumun bu tahammülsüzlüğüne ve yıkıcı hoyratlığına karşın, gerçek eleştirinin ne olduğunu ben ömrünü toprağa adamış babamın nisan telaşından öğrendim. Bugün alelade bir "kusur bulma" zannettiğimiz tenkîd, aslında köklerinde kadim bir çiftçi bilgeliğini barındırır. Babam, zamanın ruhunu iyi bilirdi. Sağlıklı olduğu yıllarda nisan başlamadan, ağaçlar henüz kış uykusundan uyanıp yeşermeden köye varmak isterdi. "Ağaçlar yeşermeden gitmemiz lazım, yaş kesen baş keser!" derdi. Onun bu aceleciliği yalnızca bir iş takvimi değil; varlığa, hayata ve emeğe duyulan köklü bir hürmetti. Ağacın suyunu, uykusunu, uyanışını kollamak; onun canını acıtmadan, henüz yeşermeden köye ulaşmak ve merhametle budama işlemini yapmaktı amaç.

Çiftçinin bilgece budadığı o ağaca ne olur? Canı acıyan, dalı kesilen ağaç küser mi hayata? Tam aksine, o ağaçlar büyüdükçe, yıllar önce budanan kesik yerlerinde halka halka, düğüm düğüm "gözler" oluşur. Çocukluğumdan beri o budak yerlerindeki gözlerin benimle konuşmaya çalıştığını hissederdim. Zamanla o gözlerin bana bir hakikati fısıldadığını fark ettim. "Budandığım yerlerden çıkan gözlere dikkatlice bak. Her yönden görmemi sağlıyor onlar. Şimdi dön ve kendine bak. Budandığın yerlerden neler görünüyor?" Artık tek bir dar açıdan bakmıyorsun dünyaya. Bu, insan ruhunun bir sırrını açığa çıkarır: Acı, yalnızca kapatılması gereken bir yara değil, aynı zamanda hayata açılabilecek yeni bir gözdür. Eleştirinin can yakan yönü, bizi daha önce hiç fark etmediğimiz açılardan bakmaya zorlar. Budak yerlerindeki gözler, aslında birer bakış açısı çeşitliliğidir. Çoğu insan eleştiriyi kişisel bir saldırı olarak algılayıp o gözleri hemen kapatmak ister. Oysa onları kabul edebilmek, üzerinde düşünebilmek, olgunlaşmanın ilk adımıdır.

Ancak bu noktada bir uyarı düşmek gerekir: Tenkîd ile tenkîs arasındaki çizgi, zannedildiği kadar kalın değildir. Çoğu zaman karşımızdakini yapıcı bir niyetle tenkîd ettiğimizi düşünürken, nefsimizin rüzgârıyla kendimizi tenkîs ederken, yani bir fikri değersizleştirirken buluruz. İyi niyetle söylenen sert bir söz, ağacın dalını bilinçli budamak yerine, kırıp atabilir; üstelik bunu fark etmeyiz bile. Dahası, eleştiriyi alan taraf da çoğu zaman niyeti okuyamaz. En zarif budamada bile, eğer muhatap yarasını bir göz olarak değil de bir hakaret olarak görürse, o dalda hiçbir sürgün yeşermez. İşte bu gri alan, insan ilişkilerinin en kırılgan noktasıdır. Bir başka açıdan aynı kesik, bilge bir el tarafından yapıldığında geleceğin tacını genişletirken; öfkeli, yaralı ya da bilinçsiz bir el tarafından yapıldığında ağacı sakat bırakır.

Unutmamak gerekir ki, her birimiz hayatta hem budayan hem budanan; hem eleştiren hem eleştirilendir. Bu ilişkiyi tenkîsin karanlığına teslim ettiğimizde, hepimiz yaralı ve eksik kalırız. Oysa gözlerin açılıp açılmayacağı, yalnızca kesenin elinde değil; kesilenin o acıyı bir "olgunlaşma hâline" dönüştürme iradesinde saklıdır. Tenkîd, tam da bu yüzden iki taraflı olgunluk gerektiren bir sanattır.

Ayrıca ne tenkîsin karanlığından kaçmak ne de tenkîdin ışığında olgunlaşmak tek başına yeterlidir. Zira budanan dalın yerinde açılan o gözlerin nihai bir gayesi vardır: Tenfîz. Tenfîz, dar anlamıyla bir hükmü yerine getirmek, uygulamaktır. Ancak bu kavramın dilimizdeki köklerine indiğimizde muazzam bir sırla karşılaşırız: Tenfîz, kelime akrabalığı taşıdığı "nüfuz" ile aynı Arapça kökten beslenir. Bu yüzden tenfîz, sadece kuru bir icraat değil; bilginin kana ve kemiğe işlemesi, yani insana tamamen nüfuz etmesidir. Yağmurun toprağa sızması, güneşin tene sinmesi, yıllarca sabredilen bir ağacın nihayet meyveye durması gibi...

İnsan bir düşünceyi gerçekten özümsediğinde artık onu dışarıda bir yük gibi taşımaya çalışmaz; düşünce ona nüfuz eder, bir hâle dönüşür. Peki bu hâl nedir? Tenkîd ile tenfîz arasında sabır vardır. Eğer tenkîd ağacın budanmasıysa, tenfîz o ağacın meyveye durmasıdır. Çünkü meyve, ağacın ne öğrendiğini değil, neye dönüştüğünü gösterir. Bilgi, insanın üzerinde taşınan bir yük olarak kaldığı sürece eksiktir. Hakikat, ancak insana nüfuz ettiğinde kök salar ve çevresine gölge verir.

Meyve verdiğinde ağaç onu kendine saklamaz. Meyvesi tüm canlılara ikram olurken, içindeki çekirdekler, toprağa düşüp yeni ağaçlara hayat verir. İşte tenfîzin asıl anlamı budur: İçselleştirilen her hakikat, yalnızca kişiyi değil, çevresini de dönüştürür. Eleştiriden arınarak olgunlaşan insan, artık kendi meyvesini sunar ve bu meyve, başka zihinlerin toprağına düşüp yeni filizlerin sürgün vermesine imkân tanır.

Bu döngüde ne tenkîsin karanlığı kalır ne de tenkîdin ışığı söner; ışık, meyvenin içindeki çekirdeğe hapsolur ve yeni bir baharı bekler. Bahar, yalnızca toprağın uyanışı değildir; budandığı yerden yeniden yeşermeye cesaret eden zihinlerin mevsimidir. Olgunlaşıp ürün verebilmemiz için bize gereken, dalları öfkeyle kıran bir güç değil; bizi vaktinde budayarak göğe doğru büyüten bilge bir hassasiyettir.