Kahramanmaraş'ın Afşin ilçesine gitseniz, ufku kaplayan bacaları görürsünüz. Afşin-Elbistan A ve B Termik Santralleri, Türkiye'nin en büyük enerji üretim tesislerinden biri olarak onlarca yıldır o gökyüzünde tüterek ayakta duruyor. Ama bu bacaların altında yaşayanlar için tablo bambaşka: Nefes alınamayan bir hava, erken kapanan gözler ve kimsenin yüksek sesle sormaya cesaret edemediği bir soru; “bu topraklarda ölmek zorunda mıyız?”

Geçtiğimiz günlerde Ankara Gazi Üniversitesi'ndeydim. Orada gördüklerim içimde derin bir sızı bıraktı. Akciğer kanseri nedeniyle ameliyat olan hastalar arasında dört kişi Kahramanmaraşlıydı. Dört kişi. Aynı anda, aynı koridorda, aynı kentin insanları... Tesadüf demek vicdanı rahatlatmaya yetmez.

Bu satırları yazarken yüreğim sıkışıyor; çünkü bu mesele benim için soyut bir istatistik değil. Annem de akciğer kanseriyle mücadele ediyor. Dayımı ise bu hastalığa toprağa verdik. Kahramanmaraş'ta büyüdüm, o havayı ben de içime çektim. Dolayısıyla o hastane koridorlarındaki yüzlere baktığımda bir muhabir ya da aktivist olarak değil, aynı acıyı tanıyan biri olarak bakıyorum. Ve şunu sormadan edemiyorum: Bu kadar "tesadüf" bir arada olabilir mi?

Greenpeace Türkiye'nin 2019 tarihli raporuna göre, santrallerin yaydığı PM2.5 ve NO2 partikülleri nedeniyle bölgede yaklaşık 17 bin kişi erken hayatını kaybetti. Temiz Hava Hakkı Platformu'nun 2022 Kara Raporu ise çok daha çarpıcı bir tablo koyuyor önümüze: 1984-2020 yılları arasında 9 bin 123 bebek zamanından önce, kirli havanın gölgesinde dünyaya geldi. Bu rakamların sağlık sistemine yüklediği maliyet ise 380 milyar lirayı aştı. Rakamlar soğuk, ama arkasında her biri bir insan olan acılar var.

Peki devlet ne diyor? Hiçbir şey. Ya da daha doğrusu, "o bilgi burada yok, başka yere gidin."

Hayatı ve Doğayı Koruma Platformu gönüllüleri ile Greenpeace Türkiye, Sağlık Bakanlığı'ndan basit bir şey istedi: Bölgedeki halk sağlığı verileri, kanser tarama sonuçları, çevre sağlığı denetimleri. Bakanlık bu talebi reddetti. Gerekçe; verilerin zaten kamuoyuyla paylaşıldığı ya da talebin ayrı bir araştırma gerektirdiğiydi. Kısacası, bölge halkı kendi ciğerlerini dolduran havaya ilişkin bilgiyi bile talep edemeyecekti.

Ama yargı farklı düşündü.

Ankara 10. İdare Mahkemesi verdiği kararla, talep edilen bilgilerin paylaşılmamasının hukuka aykırı olduğuna hükmetti. Dahası mahkeme, Sağlık Bakanlığı'nın söz konusu verilere fiilen sahip olduğunu ve bunları başka dosyalarda rahatlıkla kullandığını da tespit etti. Yani veri vardı; sadece halktan saklanıyordu.

Bu karar önemli, fakat yeterli değil.

Bir mahkeme kararı, o 17 bin insanı geri getirmiyor. Dayımı geri getirmiyor. Annemi iyileştirmiyor. 9 bini aşkın bebeğin erken doğumla başlayan hayatını düzeltmiyor. Ama en azından şunu söylüyor: Susturulmak zorunda değilsiniz. Bilgiye erişmek hakkınız.

Afşin-Elbistan meselesi yalnızca bir çevre sorunu değil; bu aynı zamanda bir adaletsizlik meselesi. Başka bir bölgede, başka bir sosyoekonomik yapıda yaşasaydı bu insanlar, bu tablo kabul görür müydü? Kirlilik coğrafyası hiçbir zaman rastlantısal değildir; her zaman en az sesi çıkanların üzerine çöker.

Türkiye'nin kömürden çıkış takvimini tartıştığı, enerji dönüşümünü konuştuğu bugünlerde Afşin-Elbistan'ı görmezden gelmek, bir tercihtir. Ve bu tercih, her gün biraz daha pahalıya mal olmaktadır — hem insan hayatı olarak, hem de onlarca yıl ödenecek sağlık ve çevre faturası olarak.

Bacalar tütmeye devam ediyor. O hastane koridorlarındaki yüzler, dayımın son nefesi, annemin mücadelesi gözümün önünden gitmiyor. Soru şu: Biz ne zamana kadar seyredeceğiz?