Sanırım ilkokul birinci sınıfı bitirip, ikinci sınıfa geçtiğim yılın temmuz ayıydı. Hatırladığım kadarıyla o yıl birinci sınıfı ben ikinci kez okumuştum. Nasıl oldu anlamış değilim, sınıfta karneler dağıtılmış benim karnem verilmemişti. Gerçi birinci sınıfı okuduğumu söylememe rağmen, o eğitim döneminden zihnimde kalan tek bir kare dışında herşeyi de unutmuşum. Öğretmenimiz herkesin karnesini verdikten sonra bana “sen birinci sınıfı tekrar okuyacaksın” demişti. Acaba ben sınıfta mı kalmıştım yoksa o dönemde yaşım sebebiyle okula kaydım mı yapılmamıştı!

Neyse konu bu değil tabi. Bizim memlekette o zamanlar (yaşımızın yarıdan fazlası gurbet diyarlarda geçtiği için, şimdiki durumu da bilmiyoruz ya!) gençler yaz celbinde askere alınırdı. Yaz celbi denilen asker alma dönemi ise sanırım temmuz yanın sonu, ağustos ayının başları idi.

O yıl yani 1973 senesinin yaz celbinde bizim kasabada askere gidecek 20 civarında delikanlı olduğu söyleniyordu. Bunların çoğu, silah altına alınacakları günden yaklaşık bir ay önce grup halinde gezmeye başlar, hatta bir davulcu bulup onun eşliğinde eğlenirlerdi. Nedense çoğu kere sadece yanlarında davulcu olur, ama sadece bazı günlerde onlara zurnacı da eşlik ederdi. Genel olarak her gün gruptan birinin evinde akşam yemeği için misafir olunur, bazan da gençler amca, dayı yahut teyze ve hala gibi yakın akrabaları ve kimi zaman da komşuları tarafından yemeğe davet edilirlerdi.

Aynı celp döneminde birlikte askere gidecek olanlar bu eğlenceler başlayınca birbirlerine “tertip” diye hitap etmeye başlardı. Hatta askerliklerini tamamlayalı neredeyse 50 yıl geçmiş olmasına rağmen 1973 celp döneminde dayımla askere gidenlerden bazılarının bugün bile birbirlerine aynı şekilde hitap edenleri hatırlıyorum. Nereden mi biliyorum? Nereden olacak dayım birisinden bahsederken (mesela Ramazan Koç’un oğluna halen tertip der) öyle diyor da ordan!

Askere giden gençlerden bir kaçı eğlence ve gezmelere, diğerlerinden önce başlar ve grubu çekip çevirirlerdi. Bazıları ilk hafta ortada gözükmezken, ikinci beş on gün sonrasında gruba katılır, grup üçüncü haftadan itibaren mutlaka çoğunluğu sağlanmış olurdu. İçlerine en son katılan gençler ise o tarihlerde çoğu çiftçi olan ailelerinin tarlasında, sabah ezanında önce başlayıp yatsı namazı sonuna değin süren işleri sebebiyle geç katılırlardı.

Askere gönderilen bu gençlerin köylerindeki asker eğlencileri o günün şartlarında bir nevi sosyalleşme olayıydı zaten. Zaman zaman türkü şarkı söyler, zaman zaman da davul eşliğinde gezerlerdi. Bu topluluk bazı günlerde kırlarda piknik (o tarihte piknik diye bir kelime günlük hayatta en azından bizim gibi köylerde yaşayanlar arasında bilinmezdi) yapar, bazı vakitler ise yıllar önce askerliğinin tamamlayan bir orta yaşlı komşuyla birlikte, davul zurna eşliğinde halay çekerlerdi. Askere gidiş günü yaklaştıkça eğlenceye gelenler çoğalır, en sona kalan bir ya da iki kişinin ailesi ise “çocuğu arkadaşlarından ayırıyor” diye “ayıplanırdı".

Toplu halde gezen tertipler o tarihlerde meşhur olan bir türkü ya da şarkıyla eğlenirken, birisi söyler diğerleri de adeta koro halinde (bilen de bilmeyen de) müzik parçasına eşlik ederdi.

Hatta Çelebi Abinin “Barabar, barabar, barabar. Ölek ölek ölek barabar” şeklinde nakaratı olan bir türkü söylediğini dün gibi hatırlıyorum.

Asker namzetlerinden bir ikisi yemeğe katılmamışsa bu kez de (ki yemeğe katılamama ailelerin tamamı çiftçi olduğu için tarlada yapılacak işlerin çoğunluğundan kaynaklanırdı) gıyaplarında onların anne babalarına kızılır, “çocuk iki gün sonra askere gidecek hâlâ yakasını bırakmıyorlar” diye ayıplanırdı!.

İşte 1973 celbinde bu minvalde askere gidecek bir grup içerisinde küçük dayım da vardı. Hatırladığım bir akşam yemeği daveti de dedemgilin evinde verilecekti. Her iki dayım da aynı evre oturuyordu. Daha doğrusu o tarihlerde evlenenler hemen babalarının evinden ayrılıp kendilerine ayrı ev açmadıkları için biri Elbistan'da, diğeri aynı mahallede ikamet eden iki dayımı saymazsak, diğer dayım dedemin avlulu olan kerpiç evinin birinci katında oturmakla birlikte aynı evin ahalisi gibi üç öğün aynı sofrayı paylaşıyorlardı.

Neyse, gelelim asıl konuya. Grubun askere gitmesine sanırım bir hafta on gün gibi kısa bir zaman kalmıştı. O gün ikindi vaktiydi ve dedem de muhtemelen namazı için camiye gittiğinden evde bulunmuyordu. Avlulu kerpiç evin misafir odasında dayım arkadaşlarıyla oturuyordur diye içeri girdiğimde kendisi yoktu ama üç arkadaşı oradaydı.

Bunlardan birisi odanın penceresini açmış ve av tüfeğini harman yerine doğrultuyordu. Oda kapısını açmamla birlikte bana doğru başını çeviren “avcı” sanki birisinden saklanırcasına, hiç vakit kaybetmeden, dışarıda buğday döküntülerini yemekle meşgul olan onlarca güvercine doğru nişan alıp ateş etti. Odada bulunanlardan sadece Musa abiyi hatırlıyorum. Tüfekle ateş eden ile yanında bulunan arkadaşı kimdi acaba?

Güvercinlere en yakın olan bu odaya ne zaman girdiklerini bilmediğim üç kişinin ikisi pencereye yakın Musa Abide onların biraz gerisindeydi. Ben hernasılsa odaya girdiğim esnada tüfekle güvercinlere nişan alınıyordu. Anladığım kadarıyla dışarıda zulada bekleyen iki kişi de yaralanan güvercinleri kimse görmeden almak için harman yerine koşmuşlardı.

Benim odaya girip güvercinlere tüfekle ateş edildiğini fark etmem üzerine, Musa Abi hemen sağ elinin işaret parmağını dudaklarına doğru götürüp bana sus işareti yaptıktan sonra, “Sezai sakın burada gördüklerini kimseye söyleme. Yoksa seni asarlar” dedi.

Bu cümle dışında aramızda herhangi bir konuşma geçmedi ve ben kendi evimize döndüm. Tabi bu “seni asarlar” cümlesinden ne anladım ya da ne kadar etkilendim bilemem. Lakin uzun yıllar bu olaydan kimseye bahsetmediğimi düşündüğümde, söylenen sözün bende, beklenen etkiyi fazlasıyla yerine getirdiği anlaşılıyordu.

İşte o günün akşamında bizim eve, üzeri yufka ekmekle örtülmüş şekilde güvercin eti bulunan bir tabak bulgur pilavı getirildiğini hatırlıyorum.

Tabi bu olaydan yaklaşık 20 yıl sonra, şimdi rahmetli olan Musa Abiye Çoğulhan'da karşılaştığımda, hadiseyi anlatıp güvercinlere tüfekle ateş edenin kim olduğunu sormuştum. Musa Abi o gün yaşananları çoktan unutmuş olmalı ki, yüzünde hafif bir gülümsemeyle “Sen bunu nereden biliyorsun” diye sormaz mı? Kendisine, yedi yaşında iken şahit olduğum hadiseyi anlattığımda çok şaşırmıştı. Ancak o da güvercinlere ateş eden arkadaşının kim olduğunu unuttuğunu söylüyordu.

Şimdi aradan bunca zaman geçtikten sonra nereden mi aklıma geldi güvercinli bulgur pilavı. Geçen hafta sabahleyin işe giderken, asansörle birlikte indiğimiz ve otoparktaki aracını benden 10 saniye önce hareket ettiren komşumuz Hakan Bey, otomobilini aniden yolun sağına yanaştırarak durdu.

Araçlarımız arasında 10 metre kadar bir mesafe olduğu için ben de yavaşladım, haliyle ve acaba ne oldu diye düşünürken, bir güvercinin yürüyerek bizim bulunduğumu yere doğru geldiğini fark ettim. Güvercin korkusuz bir şekilde ama hızlıca yürüyordu. Sonra araçlarımızı hareket ettirip otoparktan ayrıldık. Ben ilkokul öğrencisi olan kızımı, bizim eve yakın bir yerdeki okuluna bırakıp tekrar otoparka geldiğimde, Hakan Bey telefonla arayıp, güvercini görüp görmediğimi sordu.

Kendisine apartmanın otoparkına geldiğimi ama ortalıkta güvercin falan görmediğini söyledim. Meğer komşum, hızlıca yürüyüp yanımızdan geçen -ve kanadı kırık olduğundan uçamayan- güvercini, kedilerin takip ettiğini fark etmiş. Bir iki dakika sonra gelip güvercini kedilerden kurtarmış. Daha doğrusu kendisi öyle diyor! Şimdi güvercini balkonlarında bir kutunun içerisinde besliyormuş. Ben iki gündür, “O güvercini keselim de suyuyla bulgur pilavı pişirelim" diyorum ama bir türlü ikna olmuyor.

Acaba kendisi güvercini tek başına mı yemek istiyor bir türlü anlayamadım... Güvercin Suyuna Bulgur Pilavı…

Sanırım ilkokul birinci sınıfı bitirip, ikinci sınıfa geçtiğim yılın temmuz ayıydı. Hatırladığım kadarıyla o yıl birinci sınıfı ben ikinci kez okumuştum. Nasıl oldu anlamış değilim, sınıfta karneler dağıtılmış benim karnem verilmemişti. Gerçi birinci sınıfı okuduğumu söylememe rağmen, o eğitim döneminden zihnimde kalan tek bir kare dışında herşeyi de unutmuşum. Öğretmenimiz herkesin karnesini verdikten sonra bana “sen birinci sınıfı tekrar okuyacaksın” demişti. Acaba ben sınıfta mı kalmıştım yoksa o dönemde yaşım sebebiyle okula kaydım mı yapılmamıştı!

Neyse konu bu değil tabi. Bizim memlekette o zamanlar (yaşımızın yarıdan fazlası gurbet diyarlarda geçtiği için, şimdiki durumu da bilmiyoruz ya!) gençler yaz celbinde askere alınırdı. Yaz celbi denilen asker alma dönemi ise sanırım temmuz yanın sonu, ağustos ayının başları idi.

O yıl yani 1973 senesinin yaz celbinde bizim kasabada askere gidecek 20 civarında delikanlı olduğu söyleniyordu. Bunların çoğu, silah altına alınacakları günden yaklaşık bir ay önce grup halinde gezmeye başlar, hatta bir davulcu bulup onun eşliğinde eğlenirlerdi. Nedense çoğu kere sadece yanlarında davulcu olur, ama sadece bazı günlerde onlara zurnacı da eşlik ederdi. Genel olarak her gün gruptan birinin evinde akşam yemeği için misafir olunur, bazan da gençler amca, dayı yahut teyze ve hala gibi yakın akrabaları ve kimi zaman da komşuları tarafından yemeğe davet edilirlerdi.

Aynı celp döneminde birlikte askere gidecek olanlar bu eğlenceler başlayınca birbirlerine “tertip” diye hitap etmeye başlardı. Hatta askerliklerini tamamlayalı neredeyse 50 yıl geçmiş olmasına rağmen 1973 celp döneminde dayımla askere gidenlerden bazılarının bugün bile birbirlerine aynı şekilde hitap edenleri hatırlıyorum. Nereden mi biliyorum? Nereden olacak dayım birisinden bahsederken (mesela Ramazan Koç’un oğluna halen tertip der) öyle diyor da ordan!

Askere giden gençlerden bir kaçı eğlence ve gezmelere, diğerlerinden önce başlar ve grubu çekip çevirirlerdi. Bazıları ilk hafta ortada gözükmezken, ikinci beş on gün sonrasında gruba katılır, grup üçüncü haftadan itibaren mutlaka çoğunluğu sağlanmış olurdu. İçlerine en son katılan gençler ise o tarihlerde çoğu çiftçi olan ailelerinin tarlasında, sabah ezanında önce başlayıp yatsı namazı sonuna değin süren işleri sebebiyle geç katılırlardı.

Askere gönderilen bu gençlerin köylerindeki asker eğlencileri o günün şartlarında bir nevi sosyalleşme olayıydı zaten. Zaman zaman türkü şarkı söyler, zaman zaman da davul eşliğinde gezerlerdi. Bu topluluk bazı günlerde kırlarda piknik (o tarihte piknik diye bir kelime günlük hayatta en azından bizim gibi köylerde yaşayanlar arasında bilinmezdi) yapar, bazı vakitler ise yıllar önce askerliğinin tamamlayan bir orta yaşlı komşuyla birlikte, davul zurna eşliğinde halay çekerlerdi. Askere gidiş günü yaklaştıkça eğlenceye gelenler çoğalır, en sona kalan bir ya da iki kişinin ailesi ise “çocuğu arkadaşlarından ayırıyor” diye “ayıplanırdı".

Toplu halde gezen tertipler o tarihlerde meşhur olan bir türkü ya da şarkıyla eğlenirken, birisi söyler diğerleri de adeta koro halinde (bilen de bilmeyen de) müzik parçasına eşlik ederdi.

Hatta Çelebi Abinin “Barabar, barabar, barabar. Ölek ölek ölek barabar” şeklinde nakaratı olan bir türkü söylediğini dün gibi hatırlıyorum.

Asker namzetlerinden bir ikisi yemeğe katılmamışsa bu kez de (ki yemeğe katılamama ailelerin tamamı çiftçi olduğu için tarlada yapılacak işlerin çoğunluğundan kaynaklanırdı) gıyaplarında onların anne babalarına kızılır, “çocuk iki gün sonra askere gidecek hâlâ yakasını bırakmıyorlar” diye ayıplanırdı!.

İşte 1973 celbinde bu minvalde askere gidecek bir grup içerisinde küçük dayım da vardı. Hatırladığım bir akşam yemeği daveti de dedemgilin evinde verilecekti. Her iki dayım da aynı evre oturuyordu. Daha doğrusu o tarihlerde evlenenler hemen babalarının evinden ayrılıp kendilerine ayrı ev açmadıkları için biri Elbistan'da, diğeri aynı mahallede ikamet eden iki dayımı saymazsak, diğer dayım dedemin avlulu olan kerpiç evinin birinci katında oturmakla birlikte aynı evin ahalisi gibi üç öğün aynı sofrayı paylaşıyorlardı.

Neyse, gelelim asıl konuya. Grubun askere gitmesine sanırım bir hafta on gün gibi kısa bir zaman kalmıştı. O gün ikindi vaktiydi ve dedem de muhtemelen namazı için camiye gittiğinden evde bulunmuyordu. Avlulu kerpiç evin misafir odasında dayım arkadaşlarıyla oturuyordur diye içeri girdiğimde kendisi yoktu ama üç arkadaşı oradaydı.

Bunlardan birisi odanın penceresini açmış ve av tüfeğini harman yerine doğrultuyordu. Oda kapısını açmamla birlikte bana doğru başını çeviren “avcı” sanki birisinden saklanırcasına, hiç vakit kaybetmeden, dışarıda buğday döküntülerini yemekle meşgul olan onlarca güvercine doğru nişan alıp ateş etti. Odada bulunanlardan sadece Musa abiyi hatırlıyorum. Tüfekle ateş eden ile yanında bulunan arkadaşı kimdi acaba?

Güvercinlere en yakın olan bu odaya ne zaman girdiklerini bilmediğim üç kişinin ikisi pencereye yakın Musa Abide onların biraz gerisindeydi. Ben hernasılsa odaya girdiğim esnada tüfekle güvercinlere nişan alınıyordu. Anladığım kadarıyla dışarıda zulada bekleyen iki kişi de yaralanan güvercinleri kimse görmeden almak için harman yerine koşmuşlardı.

Benim odaya girip güvercinlere tüfekle ateş edildiğini fark etmem üzerine, Musa Abi hemen sağ elinin işaret parmağını dudaklarına doğru götürüp bana sus işareti yaptıktan sonra, “Sezai sakın burada gördüklerini kimseye söyleme. Yoksa seni asarlar” dedi.

Bu cümle dışında aramızda herhangi bir konuşma geçmedi ve ben kendi evimize döndüm. Tabi bu “seni asarlar” cümlesinden ne anladım ya da ne kadar etkilendim bilemem. Lakin uzun yıllar bu olaydan kimseye bahsetmediğimi düşündüğümde, söylenen sözün bende, beklenen etkiyi fazlasıyla yerine getirdiği anlaşılıyordu.

İşte o günün akşamında bizim eve, üzeri yufka ekmekle örtülmüş şekilde güvercin eti bulunan bir tabak bulgur pilavı getirildiğini hatırlıyorum.

Tabi bu olaydan yaklaşık 20 yıl sonra, şimdi rahmetli olan Musa Abiye Çoğulhan'da karşılaştığımda, hadiseyi anlatıp güvercinlere tüfekle ateş edenin kim olduğunu sormuştum. Musa Abi o gün yaşananları çoktan unutmuş olmalı ki, yüzünde hafif bir gülümsemeyle “Sen bunu nereden biliyorsun” diye sormaz mı? Kendisine, yedi yaşında iken şahit olduğum hadiseyi anlattığımda çok şaşırmıştı. Ancak o da güvercinlere ateş eden arkadaşının kim olduğunu unuttuğunu söylüyordu.

Şimdi aradan bunca zaman geçtikten sonra nereden mi aklıma geldi güvercinli bulgur pilavı. Geçen hafta sabahleyin işe giderken, asansörle birlikte indiğimiz ve otoparktaki aracını benden 10 saniye önce hareket ettiren komşumuz Hakan Bey, otomobilini aniden yolun sağına yanaştırarak durdu.

Araçlarımız arasında 10 metre kadar bir mesafe olduğu için ben de yavaşladım, haliyle ve acaba ne oldu diye düşünürken, bir güvercinin yürüyerek bizim bulunduğumu yere doğru geldiğini fark ettim. Güvercin korkusuz bir şekilde ama hızlıca yürüyordu. Sonra araçlarımızı hareket ettirip otoparktan ayrıldık. Ben ilkokul öğrencisi olan kızımı, bizim eve yakın bir yerdeki okuluna bırakıp tekrar otoparka geldiğimde, Hakan Bey telefonla arayıp, güvercini görüp görmediğimi sordu.

Kendisine apartmanın otoparkına geldiğimi ama ortalıkta güvercin falan görmediğini söyledim. Meğer komşum, hızlıca yürüyüp yanımızdan geçen -ve kanadı kırık olduğundan uçamayan- güvercini, kedilerin takip ettiğini fark etmiş. Bir iki dakika sonra gelip güvercini kedilerden kurtarmış. Daha doğrusu kendisi öyle diyor! Şimdi güvercini balkonlarında bir kutunun içerisinde besliyormuş. Ben iki gündür, “O güvercini keselim de suyuyla bulgur pilavı pişirelim" diyorum ama bir türlü ikna olmuyor.

Acaba kendisi güvercini tek başına mı yemek istiyor bir türlü anlayamadım...

Sanırım ilkokul birinci sınıfı bitirip, ikinci sınıfa geçtiğim yılın temmuz ayıydı. Hatırladığım kadarıyla o yıl birinci sınıfı ben ikinci kez okumuştum. Nasıl oldu anlamış değilim, sınıfta karneler dağıtılmış benim karnem verilmemişti. Gerçi birinci sınıfı okuduğumu söylememe rağmen, o eğitim döneminden zihnimde kalan tek bir kare dışında herşeyi de unutmuşum. Öğretmenimiz herkesin karnesini verdikten sonra bana “sen birinci sınıfı tekrar okuyacaksın” demişti. Acaba ben sınıfta mı kalmıştım yoksa o dönemde yaşım sebebiyle okula kaydım hiç mi yapılmamıştı!

Neyse konu bu değil tabi. Bizim memlekette o zamanlar (yaşımızın yarıdan fazlası gurbet diyarlarda geçtiği için, şimdiki durumu da bilmiyoruz ya!) gençler yaz celbinde askere alınırdı. Yaz celbi denilen asker alma dönemi ise sanırım temmuz yanın sonu, ağustos ayının başları idi.

O yıl yani 1973 senesinin yaz celbinde bizim kasabada askere gidecek 20 civarında delikanlı olduğu söyleniyordu. Bunların çoğu, silah altına alınacakları günden yaklaşık bir ay önce grup halinde gezmeye başlar, hatta bir davulcu bulup onun eşliğinde eğlenirlerdi. Nedense çoğu kere sadece yanlarında davulcu olur, ama sadece bazı günlerde onlara zurnacı da eşlik ederdi. Genel olarak her gün gruptan birinin evinde akşam yemeği için misafir olunur, bazan da gençler amca, dayı yahut teyze ve hala gibi yakın akrabaları ve kimi zaman da komşuları tarafından yemeğe davet edilirlerdi.

Aynı celp döneminde birlikte askere gidecek olanlar bu eğlenceler başlayınca birbirlerine “tertip” diye hitap etmeye başlardı. Hatta askerliklerini tamamlayalı neredeyse 50 yıl geçmiş olmasına rağmen 1973 celp döneminde dayımla askere gidenlerden bazılarının bugün bile birbirlerine aynı şekilde hitap edenleri hatırlıyorum. Nereden mi biliyorum? Nereden olacak dayım birisinden bahsederken (mesela Ramazan Koç’un oğluna halen tertip der) öyle diyor da ordan!

Askere giden gençlerden bir kaçı eğlence ve gezmelere, diğerlerinden önce başlar ve grubu çekip çevirirlerdi. Bazıları ilk hafta ortada gözükmezken, ikinci beş on gün sonrasında gruba katılır, grup üçüncü haftadan itibaren mutlaka çoğunluğu sağlanmış olurdu. İçlerine en son katılan gençler ise o tarihlerde çoğu çiftçi olan ailelerinin tarlasında, sabah ezanında önce başlayıp yatsı namazı sonuna değin süren işleri sebebiyle geç katılırlardı.

Askere gönderilen bu gençlerin köylerindeki asker eğlencileri o günün şartlarında bir nevi sosyalleşme olayıydı zaten. Zaman zaman türkü şarkı söyler, zaman zaman da davul eşliğinde gezerlerdi. Bu topluluk bazı günlerde kırlarda piknik (o tarihte piknik diye bir kelime günlük hayatta en azından bizim gibi köylerde yaşayanlar arasında bilinmezdi) yapar, bazı vakitler ise yıllar önce askerliğinin tamamlayan bir orta yaşlı komşuyla birlikte, davul zurna eşliğinde halay çekerlerdi. Askere gidiş günü yaklaştıkça eğlenceye gelenler çoğalır, en sona kalan bir ya da iki kişinin ailesi ise “çocuğu arkadaşlarından ayırıyor” diye “ayıplanırdı".

Toplu halde gezen tertipler o tarihlerde meşhur olan bir türkü ya da şarkıyla eğlenirken, birisi söyler diğerleri de adeta koro halinde (bilen de bilmeyen de) müzik parçasına eşlik ederdi.

Hatta Çelebi Abinin “Barabar, barabar, barabar. Ölek ölek ölek barabar” şeklinde nakaratı olan bir türkü söylediğini dün gibi hatırlıyorum.

Asker namzetlerinden bir ikisi yemeğe katılmamışsa bu kez de (ki yemeğe katılamama ailelerin tamamı çiftçi olduğu için tarlada yapılacak işlerin çoğunluğundan kaynaklanırdı) gıyaplarında onların anne babalarına kızılır, “çocuk iki gün sonra askere gidecek hâlâ yakasını bırakmıyorlar” diye ayıplanırdı!.

İşte 1973 celbinde bu minvalde askere gidecek bir grup içerisinde küçük dayım da vardı. Hatırladığım bir akşam yemeği daveti de dedemgilin evinde verilecekti. Her iki dayım da aynı evre oturuyordu. Daha doğrusu o tarihlerde evlenenler hemen babalarının evinden ayrılıp kendilerine ayrı ev açmadıkları için biri Elbistan'da, diğeri aynı mahallede ikamet eden iki dayımı saymazsak, diğer dayım dedemin avlulu olan kerpiç evinin birinci katında oturmakla birlikte aynı evin ahalisi gibi üç öğün aynı sofrayı paylaşıyorlardı.

Neyse, gelelim asıl konuya. Grubun askere gitmesine sanırım bir hafta on gün gibi kısa bir zaman kalmıştı. O gün ikindi vaktiydi ve dedem de muhtemelen namazı için camiye gittiğinden evde bulunmuyordu. Avlulu kerpiç evin misafir odasında dayım arkadaşlarıyla oturuyordur diye içeri girdiğimde kendisi yoktu ama üç arkadaşı oradaydı.

Bunlardan birisi odanın penceresini açmış ve av tüfeğini harman yerine doğrultuyordu. Oda kapısını açmamla birlikte bana doğru başını çeviren “avcı” sanki birisinden saklanırcasına, hiç vakit kaybetmeden, dışarıda buğday döküntülerini yemekle meşgul olan onlarca güvercine doğru nişan alıp ateş etti. Odada bulunanlardan sadece Musa abiyi hatırlıyorum. Tüfekle ateş eden ile yanında bulunan arkadaşı kimdi acaba?

Güvercinlere en yakın olan bu odaya ne zaman girdiklerini bilmediğim üç kişinin ikisi pencereye yakın Musa Abide onların biraz gerisindeydi. Ben hernasılsa odaya girdiğim esnada tüfekle güvercinlere nişan alınıyordu. Anladığım kadarıyla dışarıda zulada bekleyen iki kişi de yaralanan güvercinleri kimse görmeden almak için harman yerine koşmuşlardı.

Benim odaya girip güvercinlere tüfekle ateş edildiğini fark etmem üzerine, Musa Abi hemen sağ elinin işaret parmağını dudaklarına doğru götürüp bana sus işareti yaptıktan sonra, “Sezai sakın burada gördüklerini kimseye söyleme. Yoksa seni asarlar” dedi.

Bu cümle dışında aramızda herhangi bir konuşma geçmedi ve ben kendi evimize döndüm. Tabi bu “seni asarlar” cümlesinden ne anladım ya da ne kadar etkilendim bilemem. Lakin uzun yıllar bu olaydan kimseye bahsetmediğimi düşündüğümde, söylenen sözün bende, beklenen etkiyi fazlasıyla yerine getirdiği anlaşılıyordu.

İşte o günün akşamında bizim eve, üzeri yufka ekmekle örtülmüş şekilde güvercin eti bulunan bir tabak bulgur pilavı getirildiğini hatırlıyorum.

Tabi bu olaydan yaklaşık 20 yıl sonra, şimdi rahmetli olan Musa Abiye Çoğulhan'da karşılaştığımda, hadiseyi anlatıp güvercinlere tüfekle ateş edenin kim olduğunu sormuştum. Musa Abi o gün yaşananları çoktan unutmuş olmalı ki, yüzünde hafif bir gülümsemeyle “Sen bunu nereden biliyorsun” diye sormaz mı? Kendisine, yedi yaşında iken şahit olduğum hadiseyi anlattığımda çok şaşırmıştı. Ancak o da güvercinlere ateş eden arkadaşının kim olduğunu unuttuğunu söylüyordu.

Şimdi aradan bunca zaman geçtikten sonra nereden mi aklıma geldi güvercinli bulgur pilavı. Geçen hafta sabahleyin işe giderken, asansörle birlikte indiğimiz ve otoparktaki aracını benden 10 saniye önce hareket ettiren komşumuz Hakan Bey, otomobilini aniden yolun sağına yanaştırarak durdu.

Araçlarımız arasında 10 metre kadar bir mesafe olduğu için ben de yavaşladım, haliyle ve acaba ne oldu diye düşünürken, bir güvercinin yürüyerek bizim bulunduğumu yere doğru geldiğini fark ettim. Güvercin korkusuz bir şekilde ama hızlıca yürüyordu. Sonra araçlarımızı hareket ettirip otoparktan ayrıldık. Ben ilkokul öğrencisi olan kızımı, bizim eve yakın bir yerdeki okuluna bırakıp tekrar otoparka geldiğimde, Hakan Bey telefonla arayıp, güvercini görüp görmediğimi sordu.

Kendisine apartmanın otoparkına geldiğimi ama ortalıkta güvercin falan görmediğini söyledim. Meğer komşum, hızlıca yürüyüp yanımızdan geçen -ve kanadı kırık olduğundan uçamayan- güvercini, kedilerin takip ettiğini fark etmiş. Bir iki dakika sonra gelip güvercini kedilerden kurtarmış. Daha doğrusu kendisi öyle diyor! Şimdi güvercini balkonlarında bir kutunun içerisinde besliyormuş. Ben iki gündür, “O güvercini keselim de suyuyla bulgur pilavı pişirelim" diyorum ama bir türlü ikna olmuyor.

Acaba kendisi güvercini tek başına mı yemek istiyor bir türlü anlayamadım.

Not: Konuyu bahsettiğim bir arkadaşım, “Sezai bey, siz komşunuza akşamleyin bir miktar buğdayla gidin. Hakan bey güvercin buğdayı sever deyin. Eğer alırsa, bilin ki güvercin hayatta. Almaz da, ‘gerek yok’, bizde güvercin yemi de var derse. O vakit sizin güvercine geçmiş olsun! Çoktan pilav üstü olmuştur” dedi.

İşin gerçeğini bunca zaman geçmesine rağmen öğrenemedim. Gayrı günahı vebali Hakan beyin üstüne…