Sen eşini evlenmek için kaçırdığına göre, borçlarıyla birlikte kaçırmışsındır!..
Mesleğin ilk yılındayız ve ilk kez il dışında başka bir adliye bölgesine hacze gidiyorum. “İstanbul’da henüz tüm adliyelerin yerlerini tam olarak bilmez ve doğru dürüst üç beş haciz dosyamız yok iken ta Balıkesir’in Marmara ilçesine hacze gitmek de neyin nesi şimdi”, diyorum kendi kendime. Eminönü’nden Marmara Adası için yola çıkıyoruz Avşa’ya giden vapurla. Olacak ya benim gibi bir başka arkadaşta aynı ilçeye hacze gidiyormuş meğer. Tabi o benden iki yıl kadar önce mesleğe başladığı için hem tecrübeli hem de yaşça büyük olduğundan bizim üstadımız.
Marmara Adası; hukuk fakültesindeki öğrenciliğimiz döneminde, Prof. Dr. Baki Kuru’nun Hukuk Usulü Ders Kitabından öğrendiğimize göre, ülkemizde ilçe olmamasına rağmen (yerleşim yeri o zaman Balıkesir ili Erdek ilçesine bağlı imiş) adliye teşkilatı bulunan tek idari birim idi. Aslında burası yeni tabirle "belde", eskilerin ifadesiyle "belediyelik" yahut kasabaydı. Öte yandan ülkemizde kimi bölgelerde ilçeye "kaza" yani mahkeme merkezi denildiği gibi kasaba da deniliyor ya o konumuzun dışında bir husus.
Tabi bahse konu ders kitabı bir üst sınıfa geçen arkadaşımdan (ona da bir önceki yıl fakülteden mezun olan başka arkadaşından) bana intikal eden ve baskısı eski olduğu için adanın ilçe olduğu bilgisi eksikti. Aslında biz hukuk fakültesinin 3.sınıfındayken Marmara Adası da 04.07.1987 tarihinde çıkan bir kanunla Balıkesir iline bağlı bir ilçe merkezi olmuş. Meğer bizim ders kitabımızın baskısı eski imiş ve Marmara Adası da Turgut Özal Hükümeti döneminde ilçe olmuş, 2 belde ve 5 köyü bulunuyormuş. Neyse efendim, Eminönü’nden bindiğimiz vapur, Marmara Denizi’ndeki irili ufaklı bir çok adaya uğradıktan sonra yoluna devam etti. Vapurun meğer son durağı bizim gittiğimiz yerin daha da ilerisinde bulunan Avşa adası imiş.
Konu buraya gelmişken ilgililere taş atmazsak hatırları kalmaz mı? Nasıl yani derseniz, Turgut Özal hükümeti döneminde 1987 yılında 103 köy ve kasaba, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde 19.06.1987 tarihinde kabul edilip Resmi Gazete’nin 04.07.1987 tarihli nüshasında yayınlanan 3392 sayılı kanunla ilçe olmuştu. İlgili kanunla Kahramanmaraş merkeze bağlı Çağlayancerit beldesi de ilçe olmuştu. Lakin aynı kanunun TBMM Bütçe Komisyonu görüşmelerinde Afşin’e bağlı Tanır kasabasının da ilçe olması kabul edilmiş ise de –her nasılsa- son anda vazgeçilmiştir. Konuya dair Kahramanmaraş Milletvekili sayın Mehmet Turan Bayezıt'ın Tutanak Dergisindeki İçişleri ve Plan Bütçe Komisyonundaki beyanına göre Afşin Belediyesi Meclisi de "Tanır'ın ilçe olmasını istemezük" demiş.
Neyse efendim konuyu dağıtmayayım bu kez. Marmara adasına vaki seyahatimde yol arkadaşım İsmet Bey Sivaslı olup, bir hukuk bürosunda üç arkadaşıyla birlikte masraf ortağı olarak çalışıyormuş. Yani herkes kendi işini yapıyor ama ofisin masraflarını ortaklaşa ödüyorlarmış. Eskiler avukatlık yaptıkları mekanlar için “yazıhane” derdi. Bizim mesleğe başladığımız 1990’lı yıllarda ise daha ziyade “avukat bürosu” tabiri yaygındı. Şimdilerde “Ofis” kelimesini daha çok kullanıyor genç nesil. Kızımın 2020 yılında avukatlık stajına başlamasıyla birlikte artık ben de “ofis” kelimesine yavaş yavaş alışmaya başladım.
Hatta, kendisi bizim işyerine ofis dediğinde “neden büro demiyorsun kızım” şeklindeki soruma cevaben, “Baba, “büro” kelimesi Fransızca, “Ofis” ise İngilizce hepsi bu” şeklinde cevap verdi. Ne yapsak bilmem ki. “Yazıhane desek, efkarı umumiye yani kamuoyu onu da anlamaz şimdi. Dilimizdeki kelimeler de ne çabuk değişiyor öyle. Bizim şu an Tokat Mebusu olan meslektaşımız Mustafa Bey de mesleğe başladığında “dükkan” diyordu avukatlık bürosu için.
İlk kez bu kadar uzun bir yol için vapurla yolculuk ediyorum. Daha önceki vapur yolculuklarım, Karaköy-Haydarpaşa, yahut Eminönü-Üsküdar hatlarından daha uzağa gitmemişti. Benim gibi o tarihe kadar olan ömrü karada geçen, ovada büyümüş birisi için pek alışık olunmayan, biraz da sıkıcı ve bunaltıcı bir seyahattı bu yolculuk. Her taraf deniz ve uçsuz bucaksız bir mavilik. Belki arada martılar gökyüzünde uçuyor ama onlar bile yolculuğun tek düzeliğini sona erdirmiyordu.
Vapurda tek konuştuğum kişi olan İsmet Beyle olan sohbetimiz daha ziyade icra dosyaları, kısmen mahkeme ve haciz olayıyla sınırlı kalıyordu. Ne o ne de ben bu yeni tanışıklığın etkisi altında daha başka konulara giremiyorduk. Anlattığına göre avukat arkadaş yeni evli ve henüz çocukları da yokmuş. Ben mi? O tarihte nişanlı bile değilim. Yani “evde kalmıştım” eskilerin tabiriyle. Belki bir kısmet çıkar da “helal süt emmiş” birisiyle evlenip barklanırız diye beklemekte olduğum yıllar. Hani bazen kimsenin bulunmadığı ortamlarda sadece kendimin duyacağı şekilde “Genç avukat sana ne var, Anadolu'nun mert ve yağız delikanlısısın, kendisine adam gibi damat arayan illa ki bulacak seni” diyorum ama hiç duyan da olmuyordu bir türlü!:)))
Nihayet Marmara adası görünüyor ve ben filmlerde olduğu gibi kara göründü diye sevinmeye başlıyorum. İskeleye yaklaşan gemiden inip, “Adliye ne tarafta” diye ilk gördüğüm esnafa soruyorum. Önce anlamıyor sonra “mahkemeyi mi soruyorsunuz” diyor. Esnaf nereyi sorduğumu anlayınca, “Arkadaş şu caddenin sonuna dek yürü, sonra oradan sağa dön iki katlı bir bina göreceksin üzerinde Kaymakamlık yazar. İşte orasının giriş katı adliye” diyor ve eliyle de döneceğim noktaları işaret ederek beni yönlendiriyordu.
Kapısının üzerinde Marmara Kaymakamlığı yazan binanın girişindeki polis memuruna, icra dairesini soruyorum. Görevli polis, koridorda sağdan ikinci kapıyı gösteriyor ve “Şu an kapalı. Mehmet Bey birazdan gelir. Zaten ondan başka çalışan da yok icrada. Gerçi asıl işi mahkeme yazı işleri müdürlüğü ama icra dairesine de o bakıyor” demek suretiyle açıklama yapıyor. Ben sormadan bunca açıklama yapmasını, sohbet ehli birisi olduğu ve sakin bir kasaba olan adada Kaymakamlığa pek gelen giden birileri olmadığı için kimseyle de konuşamadığı şeklinde anlıyor ve izahatı için teşekkür edip, koridorda icra dairesinin kapısının tam karşısındaki ilk banka oturuyorum.
Mehmet Bey dedikleri kişi, Marmara Adliyesinde Mahkeme Yazı İşleri Müdürlüğü yanında, icra memurluğu/müdürlüğüyle birlikte aynı zamanda ilçenin noterlik işlerini de yapıyormuş. Zira burada henüz müstakil noterlik ihdas edilmemiş. Bu sebeple noterlik kurulup, ataması yapılıncaya dek bu görev de ona aitmiş. Sonradan usulün böyle olduğunu ben de sınıf arkadaşlarımdan noterliğe başlayanlardan öğreniyordum.
Gerçekten beş dakika kadar sonra beklediğimiz kişi geliyordu. Adliye koridorunda benim dışımda yabancı pek yok anlaşılan. Diğerleri kaymakamlığın farklı dairelerinde çalışan üç beş memur ve girişteki polis. Arada naif bir sesle“çaylar taze” diye seslenen çaycı dışında ortalıkta kimse gözükmüyor.
İcra Müdürü halihazır vaziyetim pek avukatı andırmasa da elimdeki çantam ve acemi duruşumla birlikte Adalı olmadığımı –burada ahali Marmara için “Ada” kelimesini kullanıyormuş- da az çok anlamış olmalı ki, “Buyurun beni bekleyen avukat siz misiniz” dedi. Meğer Kaymakamlığa geldiğimde kapıdaki polisle konuşmamı duyan ve o esnada binadan ayrılan başka bir memur yolda rastladığı Mehmet Beye benim geldiğimi ve kendisini beklediğimi haber vermiş.
Mehmet Bey, kemerine taktığı anahtarlığı çıkararak bir iki denemeden sonra doğru içlerinden birisini bulup icra dairesinin kapısını açtı. Daire dedimse burası girişe göre sağ taraftaki duvara dayalı iki raf ve üzerinde rastgele dizilen bir kısmı da odadaki tek masa üzerinde yer alan dosyalar dışında, eski ve üzerinde DMO yazan büyük bir daktilo (ki ayrıca demirbaş numarasının da yazılı olduğunu belirtmeye bilmem gerek var mı!) birkaç kalem ve A4 kağıdı ile Şerhli İcra ve İflas Kanunu bulunan 5-6 metrekare büyüklüğünde bir odaydı.
Müdür, İstanbul’dan getirdiğim haciz talimatını, dairenin talimat defterine kaydetti. Yıl ortasına gelmiş olmamıza rağmen talimat esası 1993/17 idi. Bu demek ki Marmara adasına yılın ilk altı ayında başka adliyelerden gelen haciz talimatı sayısı benim dosyayla birlikte 17 olmuş.
Bu arada alacak sebebini yazmayı unuttuk sanırım. Hemşehrimiz olan ve o da benden altı ay sonra mesleğe başlayan avukat Doğan, o sene bir avukatlık bürosunda çalışıyordu. Bir alacağın tahsili için hacze gittiği şahıs borcunu ödedikten sonra, “Avukat bey, bizim de alacaklarımız var alamıyoruz. Sen de bize yardımcı olsan” demiş. Beni durumdan haberdar edip, “Seni bir halıcı ile tanıştıracağım. İşleri var takip eder misin?” dedi.
Bir Cumartesi günü, Eminönü’nden bindiğimiz vapurla boğazı geçip Üsküdar’a birlikte gittik ve hemşehrim beni Halıcı Mustafa'yla tanıştırdı. Böylece bu şahısla işlerini yapmak üzere anlaştık. Hafta içerisinde bana noterden vekaletname çıkarttı, vadesinde ödenmeyen bir tomar bonoyu da teslim etti. Böylece Marmara Adasındaki borçlunun da içerisinde yer aldığı borçlularla ilgili icra süreci başlamış oldu.
Aslında avukat arkadaşım Doğan özünde pek iyi niyetli olmakla birlikte bazen ayranı kabarık davranışlar sergileyen ve “çok muhabbet tez ayrılık getirir” sözüyle anlatılan, bu sebeple arkadaşlarından bazılarıyla kırgınlıklar yaşayan birisiydi. Hatta, müşterek arkadaşlarımızdan bir ara kendisiyle büro ortaklığı da yapan Menteşoğlu ile arasında geçen hadise de bu ayranı kabarıklığın bir neticesiydi.
Anlatılana göre büro ortağı avukat arkadaşların Çatalca’da sınırları bitişik bir bahçeleri de varmış. Şahin’inin dostum dediği Menteşoğlu’nun eriklerinden birkaç tane alıp tadına bakmasıyla araları açılmış. Önce şaka yapıyorlar zannettim. Meğer eriği alınan arkadaş bu işi pek abartmış bu olay sonrası Doğan’a darılmış.
Konuyu kendisine sorduğumda diyor ki “Yahu insan bari haber verir. Ağacı komple silkelemiş mübarek. Çocuklarla ta İstanbul'dan onca yolu tepip bahçeye varmışız, dalda bir tane bile erik kalmamış. Bir de sen de bizim eriklerden al demez mi!”. Küsmeyeyim de ne yapaydım yani. Tabi erenler erik deyip de geçmeyelim hemen. Bu günlerde meşhur bir türküsü de var malum.“Erik dalı gevrektir basmaya gelmez”. Neyse bu başka bir yazı konusuydu nereden buraya dahil oldu anlamadım ki!
İşte böylece biz Halıcı Mustafa’nın, Marmara Kaymakamlığında memur olarak çalışan Ayla’ya bedeli, vadeli ödenmek kaydıyla sattığı halının, ödenmeyen son 4 taksitinin tahsili için başlattığımız icra takibine rağmen, borç ödenmediği için bu kez kanuni tabirle cebri icraya yani hacze gidiyorduk.
Adliyeden pardon kaymakamlıktan çıkınca icra müdürüne, (her ne kadar icranın müdürü değilse de tek eleman olduğuna göre aynı zamanda müdür de sayılır. Zaten Asliye Hukuk Mahkemesi Yazı İşleri Müdürü değil mi!) “Bir taksiye binmeyelim mi?” diyorum. “Yan mahalle avukat bey, taksiye gerek yok yürürüz” diyor. O önde ben kah yanında kah arkasında yaklaşık bir kilometre kadar yol aldıktan sonra, tek katlı bir yapının bulunduğu bir bahçeye giriyoruz. Evin giriş kapısında onlarca bayan ayakkabısı var. Zile basan memur içeriye Ayla Hanım diye sesleniyor. Meğer Kaymakamlık çalışanı olduğu için daha önceden tanışıyorlarmış.
Ayla, kapıda Mehmet Beyi görünce biraz şaşırıyor. “Buyur Mehmet Abi, hayırdır Kaymakamlıktan bir evrak mı var!” diyor. Mehmet bey, geliş sebebini anlattığında, “Abi ne olur beni mahcup etme. Komşular evde bana çaya geldiler. Siz Tayfun’a gidin”, diyor. Meğer borçlu müvekkilden halı satın aldığı tarihte kaymakamlıktaki işinden evlilik sebebiyle ayrılmış.Tabi ben bunları haciz esnasında Müdürden öğreniyorum.
Ben daha ne olduğunu anlayamadan oradan ayrılıyoruz. Mehmet Beye nereye gittiğimizi soruyorum.
“Tayfun’un teknesine doğru gidiyoruz.
-“Tayfun da kim?”
“Ayla’nın eşi. Parayı o ödeyecekmiş.”
Böylece adanın sahiline doğru yürümeye başlıyoruz. Meğer borçlunun eşi balıkçıymış. Marmara Adası o tarihte küçük bir yerleşim yeri nispeten. Müdürümüz uzun zamandır adliye personeli olduğu için neredeyse herkesi ismen de tanıyor.
Sahil sakin ortalıkta pek kimse gözükmüyor. Birkaç balıkçı teknesinde, birer ikişer kişi var. Sahilde doğu yönüne doğru yaklaşık üç yüz metre kadar yürüdükten sonra, bir teknenin başında duruyoruz. Teknedeki kişi balık ağlarını tamir ediyor. Geldiğimizin de pek farkına değil gibi.
Mehmet bey, "Kolay elsin diyor. Tayfun bizi görünce pek bir anlam veremiyor kendisine doğru gelişimize.
-"Mehmet Abi ne oldu bir mesele mi var:" diyor
Bunun üzerine Mehmet Bey geliş sebebimizi ve olayı özetliyor.
Borçlunun eşi beni eliyle işaret ediyor ve,
-“Bu arkadaş kim” diye soruyor.
-“Alacaklının avukatı” diyor icra müdürü.
Tayfun:
-“Avukat bey, biz Ayla ile kaçarak evlendik. Yani babası evlenmemize izin vermediği için ben onu kaçırdım. Şimdi sen o Kaymakamlıktan çalışırken aldığı halının taksiti ödenmedi diye benim evime hacze gelmişsin. Zaten o halılar kayınpederin evinde kaldı. Ayla’nın evlenmeden önceki borcu beni ilgilendirmez. Sen git alacağını babasından iste” diyor.
Tayfun'un konuşması çok içten ve masumane gözüküyor nedense bana. Önce böyle bir cevap beklemediğim için ne diyeceğimi şaşırıyorum. Sonra sesime kendimce ciddiyet vererek muhatabıma:
-“Bakın Tayfun bey, madem ki siz Ayla’yı evlenmek için kaçırdınız ve evlendiniz. O halde borçlarıyla birlikte kaçırmış oluyorsunuz. Hukuken bu böyle!” diyorum.
Belli ki Tayfun, benden söylediğim şekilde bir cevap beklemiyor. Bir eliyle başını kaşırken, diğer elinde tuttuğu balık ağlarından gözünü ayırmadın.
-“Kanun öyle mi diyor Mehmet Abi” diye soruyor icra müdürüne…
Mehmet Bey, gayet ciddi ve kendinden emin bir edayla,
-“Evet Tayfuncuğum, avukat bey haklı, borcu ödemen lazım” diyor.
Bir saat sonra Tayfun Marmara Adliyesine gelip dosya borcuna kefil olmak için söz veriyor ve haciz mahallinden ayrılıyoruz…
Bu haciz ve alacağın akıbeti ne mi oldu? Borca icra kefili olan Tayfun, ödeme taahhütünü ihlal ettiği yani borcu ödemediği için Fatih İcra Tetkik Merciinde –şimdi İcra Hukuk Mahkemesi deniliyor- açılan davada hapis cezasıyla cezalandırıldı ve hüküm kesinleşir kesinleşmez de hemen ödedi. Biz de Fatih PTT’sinden Marmara İcra Tetkik Mercii’ne çektiğimiz telgrafla, alacağın tahsili nedeniyle davadan vazgeçtiğimizi bildirdik ve hapis cezası kaldırıldı ve iş tatlıya bağlandı…