Orhan Döner’in İşleri,
1. Bölüm,
-İlgilisine not: Bu hikayenin kaç bölümden oluşacağı henüz belli değil. Pehlivan tefrikası gibi bir türlü bitmiyor diyecekseniz, benden söylemesi! O sebeple isterseniz hiç okumaya başlamayın ve demedi demeyin… 😊))
….
Yıl 2010, Halis Bey, 500.000,00 TL bedelle işhanı satın alıyor!..
Halis Yüksekoğlu, Siyavuşpaşa’da triko imalat ve toptan ticareti yaptığı işyerini çocuklarıyla birlikte işletiyordu. Kendisiyle 15 yıl kadar önce bir gayrimenkulünün tapu kaydında bulunan ipoteğin kaldırılmasına dair davasında avukatlığını yaptığımız için tanışıyorduk. Yılda birkaç kez telefonla hal hatır sorar, iki-üç yılda bir de karşılaştığı hukuki bir konu hakkında danıştığı olurdu.
Bir gün telefonla arayan Halis bey, -“Sabitçiğim, Siyavuşpaşa’da bizim işyerinin bulunduğu bölgede eski bir işhanı satın alıp tadilat yaparak bu binaya taşınacağım. Bu işyerinin satın alınmasıyla ilgili hangi konulara dikkat etmeliyim sana sormak istedim, müsait misin” dedi.
Kendisine; -“Salih Bey bu yeri tanıdığın bir şahıstan mı alıyorsun”, diye sorduğum zaman, emlakçı aracılığıyla irtibat kurduğu daha önceden karşılaşmadığı Naci isimli bir kişiden satın alacağını söyledi. Ben de bu durumda, “Önemli olan hususun, satın alınacak yerin gerçek değeri üzerinden tapuda alım satım yapılması, gayrimenkulün bedelinin de satıcının banka hesabına ödenmesidir” dedim.
Halis, -“Ama Sabit bey, ben burayı 500.000,00 TL bedelle alıyorum. Lakin tapuda dairesine işhanının alım satımı, belediyedeki emlak rayiç değeri olan 200.000,00 TL üzerinden bildirilecek. Zaten satıcı Naci Beye yerin bedelinin 50.000,00 TL kısmı için müşteri çekini ciro edip kaparo olarak verdim. Ayrıca yerin bedelinin bakiye kısmını da ileri vadeli bonolarla ödeyeceğim”, diye ekledi.
Bu kez kendisine, -“O zaman emlakçı ile satıcının da imzası olan bir protokol hazırlayıp sana göndereyim. Protokole satın alınan yer gerçekte kaç lira ödeneceği ne kadarının nakit, ne kadar kısmının vadeli ödeneceğini, ödeme tarihlerini ve verilen senetlerin bedellerini de gösteren bir sözleşme hazırlamak gerekir” dedim.
Halis Yüksekoğlu, -“Avukat bey aramızda böyle bir sözleşmeyi yapmak şart mı, buna negerek var neden çıksın ki!” diye -kendince haklı olarak- sordu.
Ona, “Satıcıyı tanımadığına göre, yarın bu şahsın herhangi bir alacaklısının, Naci Bey bize olan borcunu ödememek için elinde bulunan yerleri danışıklı olarak sattı diye size dava açarsa ne yapacaksın” dedim. Önce itiraz eden muhatabım, böyle bir ihtimalin hangi durumlarda olabileceğini ayrıntılı olarak açıklayınca ikna oldu.
Neyse, Halis Beye bahsettiğim şekilde bir sözleşme örneği hazırlayıp gönderdim. Bu sözleşmeye göre gayrimenkul 500.000,00 TL bedelle satın alınıyor, 200.000,00 TL olarak tapuya bildirilecek, 50.000,00 TL kısmı kaparo olarak yakın vadeli çekle keşide edilmiş, 150.000,00 TL bölümü satıcının banka hesabına eft yapılacak, bakiye kalan kısım ise anlaşmalarına göre her birisi 100.000,00 TL bedelli olan 3 ayrı bono ile birer ay aralıklı vadeyle ödenecekti.
Bir hafta sonra Hali; satıca, emlakçı, kendisi ve iki şahitin isminin yer aldığı sözleşmeyi imzalatmış ve tapuda gayrimenkulü kendi adına devralmıştı. İşte şenlik tam da bu satıştan iki ay sonra başladı...
Bu arada Halis bey, bir nevi harabe görünümünde olan dört katlı işyerine esaslı bir tadilata başlamıştı bile. Sanırım yeri satın aldığı tarihten iki ay sonra Kağıttepe 1. Asliye Hukuk Mahkemesinden kendisine ve yeri satın aldığı şahsa karşı açılan bir davanın dilekçesi ofisimize geldi. Tabi şok olmuş bir vaziyetteydi. Şaşkınlığından selam bile vermeden, “Avukat bey istediğiniz şekilde sözleşmede yaptım ama anlamadım bir kadın bize dava açmış” dedi.
Kağıttepe 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2010/174 Esas sayılı dosyasından gönderilen dava dilekçesinde, gayrimenkulü alan Halis’e ve işhanını onai satan Naci’ye karşı, Kağıttepe 3. İcra Müdürlüğünün 2010/3535 Esas sayılı dosyasıyla başlatılan, birikmiş nafaka alacağının tahsili için 01.05.2010 günü ilamlı icra takibi başlatıldığı, borçlunun haczi kabil malının bulunamadığı ve tek malvarlığı olan Siyavuşpaşa’daki taşınmazı da 07.05.2010 tarihinde Halis’e muvazaalı olarak satıldığı, yapılan satışın nafaka alacaklısının alacağını ödememek için yani alacaklıdan mal kaçırma amacıyla gerçekleştirildiğini, bu nedenle satış işlemin iptali gerektiğini iddia ediliyordu.
Davacı taraf; Siyavuşpaşa’daki işhanının 5.000.000,00 TL (yazıyla Beş Milyon Türk Lirası) değerde olmasına rağmen, danışıklı ve muvazaalı işlemle tapuda satış bedelinin 200.000,00 TL (iki yüzbin Türk Lirası) gösterildiği, gerçek bir satış olmadığını ve işlemin iptalini mahkemeden talep ediyordu.
Hemen Halis beye telaşa gerek olmadığı ve bu davayı kazanacağından endişe etmemesi gerektiğini söyleyip sakinleştirdim. Konuya dair belge ve bilgileri not ettikten sonra davalıyı uğurladıktan sonra dava dilekçesine karşı cevaplarımızı hazırlamaya başladık.
Dava dilekçesi usulünce hazırlanmışa benziyordu. İddiaya göre aslında satışa konu yerin gerçek değerinin % 25’i kadar bir bedelle satılması bile tapudaki devir işleminin gerçek bir devir-temlik olmadığını ispatlamaya yeter ve artarmış bile.
Karşı tarafın dilekçesindeki iddiasına göre, davalı Naci (icra dosyasının borçlusu) icra dosyasında alacaklıya (dava dosyasında davacıya) 100.000,00 TL’nı aşkın bir borcu var iken bu alacağın tahsilini engellemek için elindeki son gayrimenkulü Halis’e satmışmış…
Tabi, “Davacı vekili değil mi dilekçesini süslemesinde ne yapsın” diyebilirsiniz. Ancak her şeyin aşırısı zarar olduğu gibi dilekçenin süslüsü de asıl kast edilenin anlaşılmamasına sebebiyet verebilir. Neyse canım onu da biz düşünecek değiliz ya! Davacı taraf derdine düşsün değil mi?
Biz kendi işimize bakalım yani. Halis’e karşı açılan davaya, şöyle bir kallavi cevap dilekçesi yazmışım ki sormayın gitsin erenler. Hakim benim cevap dilekçemi okurda bu davayı karşı taraf kazanır mı! Asla ve kat’a böyle bir şey mümkün olamaz! Peki ne demişiz davaya verdiğimiz cevabımızda derseniz?..
Elbette gerçeği yazmışız. Hakikatı yazıyor ve söylüyorsanız, öyle süslemeye, abartıya ne gerek var azizim. Gerçek ne ise usulünce yazılıp söylendiğinde, hemen değilse bile er ya da geç mutlaka mahkemede kabul görür. Biz de aynen öyle düşündük ve cevabımızda dedik ki:
“Davalı Halis, davaya konu işyerini (bakmayın dava dilekçesinde şehrin merkezinde büyük bir işhanı diye tarif edildiğine, kenarda köşede taban alanı 100 metrekare olan 40 yıllık bir bina) 500.000,00 TL bedelle satın almış olup, bu tutarın 50.000,00 TL bölümü kaparo olarak 15 günlük vadeli çek, tapuda yerin bedeli belediye emlak rayici uyarınca 200.000,00 TL gösterildiği için 200.000,00 TL kısmı banka havalesiyle satıcının hesabına ödenmiş olup, bakiye kısmı da birer aylık vadeli olmak üzere üç ayrı bono ile tediye edilmiştir. Ayrıca bu satış için taraflar arasında ekte örneği sunulan yazılı sözleşme (sözleşmede satıcı, alıcı, emlakçı ve şahit bulunmaktadır) de yapılmak suretiyle alış veriş tamamlanmıştır.
Bizim cevap dilekçemizden sonra karşı tarafın cevabımıza cevabı da tarafımıza tebliğ edildi ve davalı taraf olarak ikinci cevap dilekçesini de dosyaya sunup, duruşma gününü beklemeye başladık.
Nihayet davanın ikamesinden 4 ay sonrasında duruşma yapılacağına dair davetiye ofise tebliğ edildi. Duruşma gününü davalı Halis’e bildirdiğimde, müvekkilimiz kendisinin de mahkemeye gelmesinin mecburi olup olmadığını sordu. İsterse gelebileceğini ama zorunlu olmadığını söyledik.
-“O zaman müsaadenle avukat bey, o günlerde bizim sektörün iş yoğunluğu olur. Ben mahkemeye gelmeyeyim de siz neticesini bildirirsiniz olmaz mı”, dedi.
Lakin duruşma gününe daha iki ay vardı. Her hafta olmasa da ayda en az üç kez telefon eden davalı aslında dava ile ilgili soru sormak istediği her halinden belli olmasına rağmen, bazan hatır sormak, bazan hayırlı cumalar dilemek için aradığını söyledikten sonra asıl konuya geliyor ve dosyanın akıbetinin ne olacağını, davanın ne zaman neticeleneceğini merak ediyordu.
Davamız, Kağıttepe Hukuk Adliyesin görülecekti. Kağıttepe Adliyesi demişken, bu ne hal kardeşim böyle? “Adalet Bakanlığı sanki boş vakitlerinde adliyeleri taşıyor”, diyesi geliyor insanın. Hukuk mahkemeleri bir yerde, ceza mahkemeleri başka bir yerde, icra daireleri de daha başka bir semtte. Sanki memlekette bina yok, toplayıp hepsini bir büyük adliyenin içine alsanız da avukat da vatandaş ta rahat etse olmaz mı yani? Neyse konumuz bu değil tabi…
Nihayet duruşma günü geldi çattı. Kağıttepe Hukuk Adliyesine tam vaktinde vardım bu kez. Zaten benim huyumdur, duruşmaya çok erken gitsem bile, celse saatından en fazla beş dakika öncesinde adliyede olurum.
Aslında davalarda ilk duruşmalar (o da bazan) tam zamanında başlar. Şayet davanın duruşması, listede ilk üçte değilse, celseye saatında girme ihtimaliniz neredeyse imkansız gibi bir şey. Neredeyse diyorum zira binde bir de olsa tam vaktinde duruşmaları başlatan hakimlere de rastlıyoruz adliyelerde ki bunların nesli kelaynaklar gibi tükenmek üzere. Neyse ki her adliyede bir tane nümune kabilinden bir hakime rastlıyoruz da onların mahkemesinde dosyamız olduğunda teselli oluyoruz avukatlar olarak.
“Davacı taraf vekilini yani avukatını da tanımıyoruz ki duruşma salonu önünde beklerken hasbihal edelim!” diyorum içimden. Gerçi davalı Naci beyle tanışmıştık ama avukatının kim olduğunu bilmiyordum. Kendisi mahkemeye gelmediği için artık duruşmada öğrenecektik avukatını…
Bu arada davalı taraf olarak bize gelen duruşma davetiyesinde (şimdilerde çağrı kağıdı diyorlar) yazan saatten yaklaşık 35 dakika sonra, dosyamızın duruşma sırası geldi ve isimlerimiz mahkeme mübaşiri tarafından okundu. Davacı Ayla ile vekili Av. Turgut Acar, davalı Naci vekili Av. Selma Saraylı, davalı Halis vekili Av. Sabit Eymen!
Duruşmaya salonuna girdiğimizde, hakim bir önceki davanın taraflarına sözlü olarak bir şeyler ifade ediyordu. Bir yandan bilgisayar yazıcısından çıkan duruşma zabıtlarını almak için katibin başında bekleyen taraf vekilleri yani avukatları diğer taraftan hakimle konuşmayı sürdürürken biz de davalı vekilleri olarak (Selma hanımla ikimiz), salonda hakimin bulunduğu kürsünün sol tarafında davalı tarafa ayrılan masaya geçtik. Karşımızda ise davacı, avukatı ve yanlarında başka bir şahıs daha vardı.
Bu ‘davacı dışındaki yabancı’ kim acaba diye düşünürken, hakim zabıt katibine, “gelenlerin isimlerini yazdın mı kızım” diye sorduğunda, “şimdi yazacağı efendim” diye cevap verdi katip. İlginçtir, nedense hakimler duruşmada genellikle katiplere bayan ise “kızım” diye hitap eder de erkeklere “oğlum” demezler…
Peki ne derler derseniz. Herşeyi de burada yazacak değiliz ya! Gidip mahkemede bir duruşma izleyin de onu da siz öğrenin kardeşim!.. Zira duruşmalar herkese açık yani aleni. Tabi istinası da bazı ceza davalarının gizli yapılması. Duruşmanın gizliliği ya mahkemece verilen bir kararla yahut kanundan kaynaklı bir sebeple örneğin yargılamada çocuk yaşta sanıkların bulunması halinde sözkonusu olabilir. Bu başka bir ayrıntı olduğu için biz duruşmamıza dönelim.
Duruşma zaptına davanın taraflarından gelenlerin isimleri henüz yazılmıştı ki, davacı vekili hakim tarafından kendisine hiçbir şey sorulmadan:
-“Efendim, bu dosyadaki davamızı, celse arasında dosyaya örneğini sunduğumuz dilekçemizde de ifade ettiğimiz gibi Orhan Döner’e temlik ettik. Artık davayı kendisi takip edecektir. Beyanımızın bu şekilde zapta geçmesini istiyoruz”, dedi. Hakim; duruşma salonunda avukatının yanında hazır bulunan davacı Ayla’ya hitaben:
-“Avukatın davayı temlik ettiğini söylüyor, ne diyeceksin”, dedi.
-Davacı: “Avukatım doğru söylüyor, biz davadaki hakkımızı Orhan beye devrettik”, dedi.
Davacı tarafın beyanı duruşma zaptına bu şekilde geçtikten sonra Ayla ve avukatı duruşma salonunda, hakimin sağ tarafında bulunan davacılara ait yerden ayrıldılar. Avukat duruşma salonundan dışarı çıktı ama her nedense Ayla salonda kalmayı tercih etti.
…