İnsanın kendi içindeki derinliklere yol alması, toprağa düşen bir çekirdeğin karanlıkta çatlayarak bir çıkış yolu bulma çabasına benzer. Adını, yönünü bulamayan tohum toprağın altında yavaş yavaş bozulur. Çünkü her çekirdek filizlenmez. İnsan da böyledir: İçinde beliren bir hissi isimlendirmeden, sınırlarını çizmeden bıraktığında o his içeride birikir, kokmaya başlar. Bu basit bir rahatsızlık değildir. Adı konmamış duygu dışarı akmaz; içeri döner, insanda bulantı oluşturur.
Bu yüzden isimlendirmek, bir lüks değil, hayati bir zorunluluktur. Henüz adı konmamış bir sancıyı taşımak, kayalara çarpan, sert katmanları zorlayan bir tohum gibi debelenmeyi gerektirir. Bu iyiye işarettir; çabalayan tohum, hâlâ bir yol arıyordur. Asıl tehlike çabanın durmasındadır. Tohum bir noktada debelenmeyi bırakıp toprağın içinde sessizce durağanlaşırsa, orada çürüme kaçınılmazdır.
Erken konan bir isim de aynı tehlikeyi başka bir biçimde taşır. İçeride yoğrulan o girift duyguyu hemen “öfke” ya da “keder” gibi hazır bir kalıba sıkıştırmak, onu büyümeden dondurmaktır. Dondurulan duygu da çürümenin bir başka biçimidir. Peki, doğru zaman nasıl bilinir? Doğru isim, duygunun kendine dair bir şeyler anlatmaya başlamasıyla filizlenir. Bu süreç, ham duygunun kendine uygun kelimeyi bulmasını beklemeyi, yanlış etiketleri söküp atmayı gerektirir.
Düşünelim: İçinizde bulantı oluşturan bir his var; ne tam bir kıskançlık ne de salt bir hayranlık. İkisinin çarpıştığı, kendinize bile itiraf etmekten çekindiğiniz bulanık alandır burası. Ona “haset” derseniz ruhunuz daralır, “takdir” derseniz yalan olur. İşte çürüme ile mevsim arasındaki eşik burasıdır. Yanlış adımlara izin vererek, deneyerek, “Belki de bu, kendi eksikliğimle yüzleşmem gereken bir özlemdir” diyebildiğiniz yerde, bulanıklık azalmaya başlar. Yunus Emre bu eşiği şöyle dile getirir.
Bir dem gelir söyleyemez, bir sözü şerh eyleyemez,
Bir dem dilinden dür döker, dertlilere derman olur.
Kelamın henüz doğuma hazırlandığı sessizlik, dilin inciler dökme sancısı çektiği, sabır isteyen bir kuluçka evresidir.
Doğru isim filizlenmeye başladığında ortalık aydınlanır. Adı konmuş bir keder artık sabit bir hüküm değil, geçmekte olan bir kış ayazıdır. Adı konmuş bir öfke, insanı tanımlayan bir kimlikten ziyade, dayanıklılığı test eden bir fırtınadır. İsim, duyguyu dondurmaz; tam tersine, onu zamanın akışına bırakır. Ağaç kışın çıplak kaldığı için çürümez; çünkü yaprağını dökerken, meyve verirken bile kendi döngüsünün neresinde olduğunu bilir. Çürüyen, mevsimini unutan ağaçtır.
İsimlendirme, insanın yaratılış hikâyesinde kendisine emanet edilmiş bir cevherdir. “Allah Âdem’e bütün isimleri öğretti” ayeti, insana dış dünyayı kavrama ve nesneleri adlandırma imkânının yaratılışındaki özel yerini haber verir. Adlandırma yetisinin, insanın yeryüzündeki halifelik sorumluluğunda dil üzerinden bir karşılığı olduğu düşünülebilir. Ne var ki insan, bu adlandırma cevherini yalnızca taşlara, ağaçlara, göğe ve yere değil; kendi içinde dalgalanan adsız sancılara da uygulamak zorundadır. İşte Haşr Suresi’ndeki “yaratan, yoktan var eden, şekil veren” beyanı tam bu noktada imdadımıza yetişir: isimlendirme, edilgen bir etiket yapıştırmak değil; ham duyguyu yoğurup ona bir biçim, bir sınır, bir istikamet vermektir. Dışarıda âlemi imar eden bu kelimeler, içeride duyguya bir mevsim kazandırmak için aynı inşacı gücü taşır. Henüz şekil almamış olanı kavramak; ona doğru, güzel ve hakiki isimle hayat vermek, hem de onunla baş edilebilir kılmak... Yunus Emre’nin dilinde bu ilahi öğreti, beşerî bir tecrübeye dönüşür.
Hak bir gönül verdi bana, ha demeden hayran olur,
Bir dem gelir şâdân olur, bir dem gelir giryân olur.
Bir dem sanasın kış gibi, şol zemheri olmuş gibi,
Bir dem beşaretten doğar, hoş bağ ile bostan olur.
Yunus’un gönlü, zemheriyi de hayranlığı da aynı anda taşıyabilir. Bu, halden hale geçebilen, zemheriyi de baharı da taşıyabilen bir gönlün gücüdür. İsimlendiremeyen zemheride donar; isimlendiren ise zemherinin de bir mevsim olduğunu, vakti gelince geçeceğini bilir.
Ve mevsimi geldiğinde ağaç yeniden filiz verir. Bu, önceki filizin inkârı değil, aynı kökün yeniden ürün vermesi için yeni filizin muştusuna yer açmasıdır. İsimlendirilen her duygu, tam bu yüzden bir son değil bir geçiştir. Kışı kış olarak tanıyan gönül, baharın da geleceğini bilir. İsim verildiği andan itibaren en ağır keder bile bir yazgı değildir artık; geçmekte olan bir hüzündür.
Belki de insanı zamansız tükenmekten koruyan, içinde filizlenen duyguya her defasında yeniden, doğru adı bulma çabası ve cesaretidir. Hiçbir duygu nihai değildir. Peki insan, bir isim bulduğunda gerçekten o duyguyu mu tanımıştır, yoksa yalnızca onunla birlikte yaşamanın bir yolunu mu bulmuştur? Belki de insanla ağacın arasındaki fark, ağacın hiç sormadığı bu soruda saklıdır.