“Şüphesiz Allah, taneyi ve çekirdeği çatlatandır.

Ölüden diriyi çıkarır, diriden de ölüyü çıkarandır.

İşte Allah budur.

O hâlde nasıl olup da haktan çevriliyorsunuz?”

(En‘âm Sûresi, 95)

Yıllar önceydi. Avucumun içinde Simav’dan, İsmail abimiz ile Havva kardeşimizin emek emek yetiştirdiği topraklardan gelen kalın kabuklu tek bir badem… Sert, pürüzlü ve dışarıya kapalı... İçimden bir ses “Bu sert kabuk nasıl yarılsın, içinde gizlenen filiz bu direnci nasıl aşsın?” diye fısıldadı. Oysa çekirdek halini anlatır mıydı, endişesini iletir miydi toprağa? O kendini toprağın bağrına teslim ederdi. “İnsan da öyle değil midir?” diye sordum kendime. Niyet dediğimiz o ilk kıvılcım, çoğu zaman sadrımızda bir imkân olarak durur; ama hayata geçirmeye korkarız. Çünkü kabuğu çatlatmak, konforu ve alışkanlığı kaybetmek gibi zordur. Oysa kabuk yarılmadıkça içindeki hayat ağaca dönüşmez; niyet de toprağa düşüp sınanmadıkça kendi varlığını göstereme

Kur’an-ı Kerim’de anlatılan nevâ (çekirdek), benim için kuvveden fiile çıkmayı bekleyen bir imkândır. Henüz görünmeyen kendine ait bilgileri taşıyan bir özdür. Habbe toprağa düştüğünde nasıl kendi sırrını açmaya başlarsa, insan da niyetini hayatın içine bıraktığında içindeki nevâyı tanımaya başlar. Niyet, o özü harekete geçiren ilk yöneliştir; muhabbet ise insanın kendisinden taşarak başka bir varlığa, başka bir kalbe yönelmesidir.

Niyet, içimizden yükselen sessiz bir kaynak. Bazen bir iyilik yapma isteği, bazen bir hata karşısında susma kararı, bazen de tarif edemediğimiz bir yöneliş. Ama niyet, ne kadar güzel olursa olsun, hayatla karşılaşmadan kendini bilemez. İyilik istemek kolaydır, iyiliğin bedelini ödemek zordur. Kolaydır sabır dilemek; zordur sabırla sınandığında doğru yerde durabilmek. Belki insanın, niyetinin sahiciliğini ancak sınandığında anlaması bundandır.

Çekirdek toprağa düştüğünde üzerine karanlık çöker. Toprak onun üzerini örterek gizler. Bir anlamda tutsak eder. Oysa toprak çekirdeğin düşmanı değildir. Onun özgürlüğünü kısıtladığı doğrudur ama içindeki gizli ağacın başka türlü gün yüzüne çıkması mümkün müdür? Her karanlık yok etmek için girmez dünyamıza. Bazı yalnızlıklar, hayal kırıklıkları, bekleyişler… içindeki sırrı uyandırmak için hayatımıza girer. Ben, en çok gecenin sessizliğinde kendisiyle karşılaşan insanlara inanırım. Çünkü karanlığın yalnızlığında insan, kendi sesiyle ve kendi eksikliğiyle yüzleşir; kendine karşı daha dürüst olur.

Karşılaştığımız en zor sorulardan biri “İçinde taşıdığın niyeti yaşamaya hazır mısın?” sorusudur. Bazen niyetimizin karşısına hiç beklemediğimiz bir insan çıkar, bazen bir kayıp, bazen de uzun bekleyiş. Zamanla kalbin taşıdığı şey görünür hâle gelir. Toprak, çekirdeğin içindekini değiştirmez; onu açığa çıkarır. İnsan da çoğu zaman başına gelen imtihanlar karşısında neye dönüştüğüyle kendini tanır.

Kabuğumuz bizi ne zaman korur ne zaman hapseder? Alışkanlıklarımız, korkularımız, kibrimiz, kırgınlıklarımız… Hepsi birer örtü. Bir süre bizi dışarıdan gelebilecek tehlikelere karşı korurlar. Ama zamanla kalınlaşır, sertleşir ve nefes almamızı engellerler. İşte felak, buradaki yarılmanın, kabuğun sessiz ama şiddetli infilakının adıdır. Kabuğumuzu çatlatmak, bir ilişkiyi bitirmek, bir inancı sorgulamak, bazen de “ben buyum” dediğimiz kaleyi yıkmaktır. Zordur. Çünkü insan, alıştığı hâlden vazgeçmekten korkar.

Fakat yarılarak hayat bulmak ile kırılarak parçalanmak aynı şey değildir. Bazı kırılmalar insanı öfkeye, küskünlüğe ve kine gömer. İnsan, özellikle filiz verdiği yıllarda yaşadığı incinmelerden, kendi özüne ait olmayan tohumlar taşımaya başlar. Bir süre sonra bu tohumları sözüne ve davranışına döker.

Yaban otları etrafını sarar. Özü zayıflar; yaban otları sadrındaki niyetlere dolanır. Diriltici olan, yaban otlarının arasından güçlenerek bir yol bulabilmektir.

Felak, içeride saklı olanın yarılarak dışarıya çıkışıdır. Tıpkı şafağın geceyi yararak doğması gibi...

Çekirdek yarılır, kök salar ve yönünü ışığa çevirir. İnsan da kendi dünyasından çıkabildiğinde ışığa yönelir.

Muhabbet dediğimiz kendinden dışarı çıkabilme, diğeriyle tanış olabilme cesareti değil midir? Başkasının acısını kendi acın gibi hissedebilmek... Bir insanın kusuruna bakarken, içindeki saklı güzelliği görebilmek...

İnsan kavga etmeyi bıraktığında, hayatla daha başka bir bağ kurmaya başlar.

Çekirdeğin karanlıkta geçirdiği zaman dışarıdan sessizliktir. Oysa içeride büyük bir hareket vardır. Kök aşağıya, filiz yukarıya doğru ilerler. Dışarıdan hiçbir şey olmuyor gibi görünür. İnsan bekler, susar, dua eder, düşünür. Fakat görünmeyen bir yerde, kendisinin bile fark etmediği bir dönüşüm sürmektedir. Her yarayı hemen kapatmak, her soruya hemen cevap bulmak zorunda değiliz. Kimi zaman insanın yapacağı en doğru şey, toprağın altında biraz daha kalabilmektir. Çünkü bazı cevaplar, ancak kök salacak kadar derine indiğimizde görünür.

Yolculuğun sonunda nereye varırız? Filiz büyür, ağaç olur, meyve verir. Meyvenin içinde yeniden bir çekirdek oluşur. Hayat aynı yere dönmüş gibi görünür; ama hiçbir şey eskisi gibi değildir. İnsan da öyle: niyet eder, hayatın içine düşer, zorlanır, kırılır, yeniden açılır ve sever. Sarmal yeniden başlar. Ama her dönüş, bir öncekinden daha derindir.

Ben, bu döngüyü anlamaya çalışırken, anlamanın da bir kabuk olduğunu fark ettim. Her şeyi anlama, çözme, adını koyma isteği teorik bir yaşam sunar bize. Oysa pratikte yaşadıklarımız çoğu zaman teoridekilere benzemez. Biriciktir, bize özeldir. Bazen sadece güvenmek gerekir; tıpkı çekirdeğin, toprağın içindeki karanlığa güvenmesi gibi. Her yolculuğumuzda aynı sorular başka bir yüzle karşımıza çıkar: Neye niyet ediyorum? Neye tutunuyorum? Neyi bırakmaktan korkuyorum? İçimdeki hangi örtü artık hayatın önünde duruyor? Belki insanın olgunluğu, bu sorulara bir kez cevap vermesinde değil, onları her seferinde yeniden sorabilmesindedir.

Bugün, avucumda yine bir çekirdek tutuyorum. Ne tuttuğum çekirdek aynı ne de ben aynı benim. Bilebildiğim, asıl mesele kabuğu hemen kırmak ya da sımsıkı korumak değil ne zaman koruduğunu ne zaman hapsettiğini ayırt edebilmek. Çünkü yarılan nevanın içinden yalnızca hayat bulan bir niyet çıkmaz; bazen korku, bazen zafiyet, bazen belirsizlik çıkar. Bize düşen, vakti geldiğinde o yarılmanın içinden çıkacak hayata güvenebilmek ve yarılmayı da hayatı da yaratan Felak’ın Rabbine sığınabilmektir. Çünkü O ölüden diriyi, diriden ölüyü çıkarandır.