ABD-İRAN SAVAŞI çıktıktan sonra bu savaşa nasıl yaklaşacağımız ve değerlendireceğimiz bir sorun haline geldi. Kimileri İran halkının mezhebi üzerinden olaya yaklaşıp İran'ı eleştirirken kimileri ise mezhebi yaklaşımın doğru olmadığını belirterek İran’ı desteklemektedir. İran’ın önceden mezhepçilik adına yaptıkları olumsuz davranışları da eleştirenler için gerekçe olarak sunulmaktadır.

Olayı nasıl değerlendirmeliyiz ve bizler hangi konumda olmalıyız?

Olaylara doğru yerden bakabilmek doğruyu görmemizi sağlar. Bizim en büyük sorunlarımızdan birisi, her soruna dinî pencereden bakıp çözmeye çalışmamızdır. Bir meseleye farklı açılardan bakabilmeyi öğrenmek gerekir. Siyasî, kültürel, ekonomik… gibi farklı bakış açıları vardır. Din bir üst kimlik olarak siyaseti, kültürü, ekonomiyi şekillendirir ama onları da tamamen yok saymaz.

Bugün dinî ve siyasi bakış açılarından bahsedip ve bu bakış açısından gündemi değerlendirmeye çalışacağım. Dinî ve siyasî bakış açılarını birbirinden ayıramadığımız için ekiden beri bu konularda büyük karıştırmalar yaşamışız ve yaşamaya da devam etmekteyiz.

Din-Siyaset ilişkisini doğru kurabilmeliyiz. Din siyaseti şekillendirmeli ama siyaset dini şekillendirmemeli. Din siyasetin gölgesinde kalmamalı. Siyasi hadiseleri dini olarak açıklamaya kalkışmamalıyız. Konunu daha iyi anlaşılması için örnekler üzerinden gidelim.

Hz. Peygamberden sonra halife olan Hz. Ebubekir’e bazı Arap kabileleri zekât vermek istemediler. Hz. Ebubekir de bu kabilelere karşı savaş ilan etti. Din, zekât verilmesini emreder ama zekâtı vermeyenlerin öldürülmesini emretmez. Zekât vermeyen bir kimse günahkâr olmakla birlikte öldürülmez. Peki, Hz. Ebubekir neden zekât vermeyenlere savaş açtı? Hatta: “Hz. Peygambere verdikleri bir hayvanın ipini dahi bana vermeseler onlarla savaşırım” dedi.

Hz. Ebubekir’in bu uygulamasını dinî olarak değil, siyasi olarak değerlendirmek gerekir. Zekât vermeyeceklerini söyleyen kabilelerin maksadı, zekât vermemek değil, İslam devletine başkaldırmaktı. Hz. Ebubekir’in halifeliğini kabullenmemişlerdi. “Biz Ebubekir’in halifeliğini tanımıyoruz” demek yerine Zekâtı başkaldırıları için bahane olarak ileri sürmüşlerdi. Hz. Ebubekir de bunu bildiği için onlara savaş açtı. Yani bu savaşın sebebi dinî bir gerekçe değil, siyasi bir gerekçeydi. Dinî bir emir olan zekâtı vermemek değil, zekâtı bahane ederek siyasi bir başkaldırmaydı.

Sıffîn savaşında yaşananları da sadece dini olarak değerlendirmek yanlış olur. Din iki Müslümanın birbirine kılıç çekmesini yasaklar. Fakat “Eğer müminlerden iki topluluk birbirleri ile savaşırlarsa, hemen aralarını düzelterek barıştırın. Eğer onlardan biri (Allah'ın hükmüne razı olmıyarak) tecavüz ediyorsa, o vakit tecavüz edenle, Allah'ın emrine dönünceye kadar savaşın. (Sonunda teslim olur Allah'ın emrine) dönerse, yine adaletle aralarını düzeltin ve hep adaletle iş görün; çünkü Allah adalet yapanları sever.” (Hucurât: 9) ayet-i kerimesinde de buyurulduğu gibi Müslümanların birbirleri ile savaşa edebilecekleri gerçeğini de kabul eder. Bu durumda da nasıl davranılması gerektiğini öğretir.

Sıffîn savaşında yaşananları sadece dinî açıdan değerlendirip çözmeye çalışmak içinden çıkılmaz bir hal alacaktır. Hz. Ali’nin meşru halife olması ve onun devlete karşı olan bir ayaklanmaya karşı mücadele etmesi dinin bir emri olurken, Hz. Muaviye’nin tutumunu siyasi olarak görmek daha doğru olacaktır. Onun Hz. Ali’ye karşı çıkması dinin emri olduğu için değil, kendi siyasi bakış açısından dolayıdır.

ABD-İran savaşına dini açıdan baktığımızda tavrımızın net olması gerekiyor. Din, hiçbir şekilde zalimden taraf olmayı istemediği gibi onlara küçükte olsa meyletmeyi yasaklamaktadır. ABD ve İsrail gibi iki zalime küçükte olsa meyletmek insanı uçuruma götürür.

Meseleye dini değil de siyasi açıdan baktığımızda da benzer bir tavır almamız gerekir. ABD-İsrail İran’a Şii olduğu için saldırmıyorlar. Sömürü ve zulüm çarklarının devam etmesi için saldırıyor. Biri mahallenin kabadayısı, diğeri de mahallenin şımarık çocuğu. Önlerine geleni tokatlıyorlar. Bugün sırada İran var. Fakat yarın kimlerin olabileceği belli değil. Ama bilinen bir şey var ki o da; bu iki kanser hücresi (ABD-İsrail) olduğu müddetçe dünyada zulüm asla ve asla bitmeyecektir. Onun için gücü olan herkes bu zalimlerin karşısında olmalı, bunların karşısında olanlara destek olmalıdır. Destek olacak gücü yoksa dili ile bunlara mücadele etmelidir. Bunu da yapamıyorsa kalbinden onlara buğz etmelidir.

ABD-İran savaşını mezhebi düzeyde tartışmak veya bu savaşı İran’ın mezhebi üzerinden okumaya çalışmak yanlış sonuçlara götürür. İran’ın mezhebi üzerinden değerlendirmek ve yapılanlara sessiz kalmak doğru değildir. İran’ın mezhepçilik adına geçmişte ve bugünkü yaptıklarını zikrederek kenara çekilmek veya el altından ABD-İsrail’i desteklemek bir Müslümana hiç yakışmaz. İran’ın mezhepçilik adına yaptıkları yanlışları gündemde tutarak ABD ve İsrail’i sevindirmemek gerekir. ABD ve İsrail’in zararına olan, onların canını acıtacak her türlü oluşuma destek verilmelidir. İran da bu yaşananlardan gerekli dersi çıkararak bunda sonraki süreçte kendisine çeki-düzen vermelidir. Mezhepçi politikalarından vazgeçmelidir. Çevresindeki halkı Müslüman ülkelere zarar verici tutum ve davranışlardan vazgeçmelidir. AD-İsrail ekseninde başlayan savaşta hedef kaybı yaşamadan savaşmaya devam etmelidir.