Öyle zamanlardan geçeriz ki zamanın taşıdığı yükün ağırlığı omuzlarımıza biner. Ne yana dönülse dünyevi hevâ ve heveslerin sesi yükselmektedir. Bazen gürültüde kaybolan sesini duyamaz olur insan. Günlerin, haftaların üst üste yığıldığı o basık havalarda göğsü daralır. İçsel bir kuyuya düşmüş gibi hissedilen böyle zamanlarda, anlamı köklerinde gizlenen akraba kelimelere ve o kelimelerin yeşerttiği sözlere yönelmek gerekir. Çünkü dil, sadece gündelik bir iletişim aracı değil; insanın iç dünyasını, zamanla ve sonsuzlukla kurduğu bağı aşikâr eden bir aynaya benzer.

Soluduğumuz hava ile nefsani tutku ve arzularımızı işaret eden hevâ, Arapçada aynı kökten (h-v-y) beslenir. İbn Manzûr’un Lisânü’l-Arab’ında bu kök, “düşmek, yıkılmak, boşlukta savrulmak” anlamlarıyla kayıtlıdır. İkisi de esip geçen, tutulamayan, insanı kışkırtan bir boşluğu işaret eder. Eğer insan duygu ve düşüncelerini sadece hevâsının esintisine teslim ederse, yine aynı kökten doğan o dipsiz uçuruma, yani hâviyeye yuvarlanmaktan kurtulması zorlaşır. Kur’an’da hâviye, cehennemin isimlerinden biri olarak geçer (el-Kâria, 101/9); “düşenlerin yurdu” anlamını taşır. Hevâ; insanı aşağıya, dünyevi heveslerin ve kuyu diplerinin karanlığına çeken yakıcı ve yıkıcı bir rüzgârdır.

Farsçadan dilimize süzülen rüzgâr ise, özü itibarıyla rûz’dan, yani günden ve gündüzden doğar. Zamanın, devranın, ömrün kendisidir. Farsçada doğrudan "zaman ve devir" anlamına gelen bu kavram, Türkçenin potasında zamanın o durdurulamaz akışını hissettiren "esinti" anlamıyla yeniden biçimlenmiştir. Burada dikkat edilmesi gereken bir husus vardır: Rüzgâr, tek bir işleve sahip değildir. Bir yandan zamanın akışı, geçiciliği, savruluşu; diğer yandan ilahi mesajın, gazabın, rahmetin ve müjdenin taşıyıcısı olabilir. İslam öncesi Arap şiirinde rîh kelimesi hem sevgilinin kokusunu taşıyan hem de yıkım getiren bir tasvir olarak kullanılmıştır. Bu ikilik, rüzgârın mahiyetinde gizlidir: O, hem savurur hem taşır hem yıkar hem ulaştırır. Önemli olan, rüzgârın hangi yönden estiğini ve insanın hangi rüzgâra açık olduğunu fark edebilmektir.

Hevânın insanı uçuruma (hâviye) sürüklediği, zamanın savurup durduğu bu dünyevi darlığın ortasında, Arapça r-v-h imdadımıza yetişir. Bu kökten doğan kelimeler, insanı hevânın yarattığı o dar kalıplardan çıkarıp sonsuz bir nefese bağlar: Ruh, rîh (rüzgâr/yel), revh (ferahlık) ve reyhan (hoş koku)… Farsça rüzgâr zamanın akışını, hevâ nefsani heveslerin savruluşunu işaret ederken; Arapça r-v-h o kuyularda sıkışan insana ilahi nefesi üfler. Görünmeyen ama varlığı tüm benliği sarsan rüzgâr ile göğsümüzde taşıdığımız ama mahiyetini kavramakta zorlandığımız ruh, aynı anlam ikliminin evlatlarıdır. Rüzgâr durağanlığı ve kirli havayı nasıl dağıtırsa, ruh da girdiği bedeni öyle diriltir; insanı sırf et ve kemikten ibaret bir yığın olmaktan çıkarır.

Bu dillerin ve kavramların kesişim noktası, kıssaların en güzeli olarak anlatılan Yusuf Suresi’nde bir hakikate dönüşür. Kardeşlerinin hevâsı tarafından bilinmezlikler kuyusuna atılan Yusuf’un ardından, oğullarının estirdiği gazap rüzgârının çarkında, gönlünde taşıdığı hüzün beldesinde bir başına kalan ve evlat acısıyla gözlerine ak düşen Yakub Aleyhisselam’ı hatırlayalım. Kendisini kınayanlara ve evladını kuyuya bırakan oğullarına şöyle seslenmişti: “Ey oğullarım! Gidin de Yusuf’u ve kardeşini iyice araştırın; Allah’ın revhinden (ferahlığından, rahmetinden) ümidinizi kesmeyin. Çünkü kâfirler topluluğundan başkası Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmez.” (Yûsuf, 12/87)

Yakub’un tutunduğu şey soyut bir temenni değil, ilahi bir esintidir (revh). Çölün kavurucu sıcağında insanı diri tutan serinliktir. Nitekim müjdeci henüz Mısır’dan yola çıkmışken, çevresindekiler onu “bunamış, eski hayallerinde kaybolmuş” sayarken, Yakub Aleyhisselam’ın dilinden dökülen söz “Gerçekten ben Yusuf’un kokusunu alıyorum!” olur (Yûsuf, 12/94). Klasik tefsir geleneğinde bu idrak, genellikle mucizevi bir algı olarak yorumlanır. Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb’da bu kokunun fiziksel değil manevi bir idrak olduğunu vurgular; Kurtubî ise el-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’an’da bunun Yakub’un peygamberlik basiretiyle ilgili olduğunu belirtir.

İşte tam da bu eşikte, r-v-h ikliminin nihai müjdesi tecelli eder: Hevânın kuyuya bıraktığı, zamanın yıprattığı bir ömürde, fırtınanın getirdiği o koku gönle tutunan bir reyhandır; Yakub Aleyhisselam’ın daralmış göğsünü genişleten vaad olunan mutlak ferahlıktır. Böylece rîh (rüzgâr), Sevgilinin kokusunu taşımış; ruh, katılaşmış hüzün zindanından o serin esinti sayesinde kurtulup yeniden nefes almıştır.

Ümitsizlik; ruhun kendi muhafaza kutularına çekilip katılaşması, nefsinin hevâsına veya zamana yenilmesidir. Bir tür manevi bunaltı, fırtına öncesinin o ağır ve basık havasına benzer. Esmeyen hava arınır mı? Esip geçen rüzgâr toprağı aşılar, kurumuş yaprakları süpürür, polenleri yeni iklimlere taşır. İnsanın ruhu da böyledir: Sabrın ve bekleyişin çöllerinde kavrulurken, zamanın ötesinden gelecek görünmez bir esintiyi bekler. Bu bekleyiş, edilgen bir teslimiyet değil; aksine, ruhun kendi derinliklerinde saklı olan ilahi nefese açılan bir ümidi içinde barındırır.

Kendi gönül zindanlarımızda, başkaları tarafından atıldığımız kuyularımızda ya da hırslarımızın alışveriş pazarlarında kaybolduğumuzda Yakub Aleyhisselam’ın basiretini ve Yusuf Aleyhisselam’ın ferasetini hatırlamak gerekir. Gözler kapanabilir, zaman aleyhimize işleyebilir, hevâ rüzgârları insanı savurabilir. Fakat kokunun hangi yönden geleceği, göğsümüzü genişletecek o esintinin (revh) ne zaman kapımızı çalacağı bilinmez. Bu bilinmezlik, ümitsizliği değil; aksine, ilahi olanın her an tecelli edebileceğine dair bir kapının varlığını işaret eder.

Özünü kaybetmemiş ruhlar, gazap fırtınasındaki haşyeti duyarken bile rahmet esintisinden ümit kesmemeleri gerektiğini bilir. Rüzgâr esmeye, zaman akmaya ve yeryüzü mevsimden mevsime geçmeye devam ettiği sürece; Yakub’un göğsünü genişleten, gönlünü aydınlatan o koku bir gün ulaşacaktır. Yeter ki insan, nefsin çölünde bile olsa, ruhun duymak istediği esintinin gireceği gönül kapısını açık tutsun.