Kış yaklaşırken doğa susar; bizse kalbimizin sesini biraz daha net duymaya başlarız.

Belki de bu sessizlik, içimizdeki ışığı yeniden fark etmemiz için bir davettir.

Günler kısalır, güneş yüzünü daha az gösterir. Hava soğudukça ağaçlar, toprak, kuşlar… hepsi yavaşlar.

Bu yavaşlığın içinde ince bir çağrı gizlidir: durmak, içimize dönmek ve kalbimizde yanmaya devam eden ışığı hatırlamak.

Karanlık arttıkça fark ederiz ki ışık yalnızca gökyüzünde değildir.

Bazen bir tebessümde, bazen edilen bir duada, bazen de kalpten çıkan bir teşekkürde belirir.

Küçücük bir iyilik bile hem bize hem çevremize sıcaklık olur.

Tam da bu günlerde yılın en soğuk aylarından biri olan Ocak gelir kapımıza.

Adı bile sıcacık bir yerden gelir: ocaktan, fırından, evin harından…

Eski Türkçede ocak yalnızca ateşin yandığı yer değildir; bacası tüten yuva, aileyi bir arada tutan sıcaklık, bereket ve huzurun adıdır.

Bu yüzden kültürümüzde “Ocağın tütsün” denir.

Çünkü tüten bir ocak, yaşayan bir aileyi; yaşayan bir aile ise hayatın bel kemiğini anlatır.

Eskilerin kömbe kokan, organik evlerini düşünelim…

Toprak kaplarda pişen ekmeğin buğusu, sobanın üzerinde ağır ağır kaynayan çorba, annenin huzur veren telaşı, çocukların neşesi…

Bu sade ve doğal hayat; hem kalbimizi ısıtan hem de bizi köklerimize bağlayan gerçek ocaktı.

Ama bugün her tüten baca, her yanan ateş aynı anlamı taşımıyor.

Bir yanda bacası hiç sönmeyen termik santraller var.

Göğe duman salan, toprağın nefesini kesen, suyu ve havayı ağırlaştıran bacalar…

Isıtıyor gibi görünürken soğutan, enerji üretirken hayatı yoran bacalar bunlar.

Ateş var belki; ama şefkati yok.

Isı var; ama bereketi eksik.

O duman yükseldikçe kuşların kanadı ağırlaşıyor, toprak yoruluyor, çocukların nefesi daralıyor.

Yakarken tüketen, üretirken inciten bir ateş bu.

Bir de bizim bildiğimiz, kalbimize iyi gelen hakiki ocak var.

Dumanı göğe değil, yüreğe tüten…

Yakarken tüketmeyen, ısıtırken incitmeyen…

Bir tas çorbanın, bir ekmek diliminin, bir selamın etrafında insanları birleştiren ocak.

İşte bu yüzden “ocağın tütsün” duası, yalnızca ateşin yanması değildir.

Doğayla uyumun, paylaşmanın, merhametin devam etmesidir.

Çünkü hakiki ocak toprağı kirletmez; insanı çoğaltır.

Gökyüzünü karartmaz; kalbi aydınlatır.

Üstelik bu günler, mübarek üç ayların bereketli kapısının aralandığı zamanlardır.

Rabbimiz, dua ve samimiyetle içsel ışığımızı büyütmemiz için bize bir fırsat daha sunar.

İçten bir niyet, kalpten edilen bir dua, yürekten paylaşılan bir selam bile etrafına ışık saçar.

Yılın sonuna yaklaşırken kendimize sormak iyi gelir:

Bu yılı nasıl yaşadık, neler öğrendik, neye şükrettik?

Her adım, her mevsim bize bir iz bıraktı. Belki kusursuz değildi ama bizi büyüttü.

Artık biliyoruz:

Güneş azalsa da ışık bitmiyor.

Çünkü o ışık, bacası dumanla değil dua ile tüten, yakıtı sevgi olan ocaklarda yanıyor.

Tıpkı kalbimizde olduğu gibi…

Her değişimin içinde yeniden doğabilmek,

hem içimizin ışığını hem de yuvamızın ocağını sıcak tutabilmek dileğiyle…