Yeşil Afşin Gazetesinin Övgüye Değer Çabası

Değerli hemşerim Avukat Hacı Bayram Veli Arıkan’ın Yeşil Afşin Gazetesinde 1980’li yıllarda yayımlanan Genç Kalemşörlerin yazılarından söz eden yazısını okuyunca kırk yıl öncesine gidip Yeşil Afşin Gazetesinin Sanat Sayfasında yayımladığım yazılarımı dosyalarımın arasında bulup çıkardım. Bunları Yeşil Afşin Gazetesinin Nostalji Köşesinde yeniden yayımlanmasını Gazetenin Yayın Müdürü değerli Selçuk Kösebalaban Beyle telefonla görüşmüştük.  O yıllarda şiir ve deneme yazan öğrencilerim de kendi yazılarını Fatih Beye ulaştırırlarsa nostalji çabamız biraz daha bütünlük kazanır. O dönemde Yeşil Afşin Gazetesinde sanat sayfasının yanında düşünceye ilişkin yazılarım da yayımlandı. Ancak bunlar sanata ilişkin yazılardan sonra yayımlanacaktır.

Afşin’de Edebiyat ve Sanat çalışmaları döneminde gazetede yayımladığım yazılarda mahlas olarak Nejat Süleymanoğlu başlığını kullanmam dikkatimi çekti. Tabi o dönemler 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi ve Sıkı Yönetim atmosferi içinde devlet memurlarının (tabii öğretmenlerin de) yayın yapma özgürlükleri kısıtlıydı. Ben 1980 Baharında Adıyaman Gölbaşı Lisesinden Afşin Lisesine tayinim yapıldığında 25 yaşında iki yıllık genç bir felsefe öğretmeniydim. Ders saatlerindeki zamanım, felsefi ve edebi birikimimi öğrencilerime vermede yeterli olmadığına inanan bazı öğrencilerim içim evimde edebi ve fikri sohbetler yapmaya başladım. Çoğu köy ve kırsal kesimden gelen öğrencilerimde gördüğüm ilim ve irfan tutkusu beni daha çok araştırma ve incelemeye sevk ediyordu. Rabbim bana çoğu ülke insanının gıptayla bakıp saygıyla yaklaştığı felsefe/hikmet-bilgelik gibi bir alanın bilgisini ve tecrübesini nasip etmişti. Ülkemizin sayılı üniversitelerinden (DTCF/Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi) Felsefe Bölümünden 5.5 yılda mezun olmuş, zengin sayılabilecek bir kütüphane ve ülkemizin ünlü hocalarının değer biçilmez notlarını elimde bulundurduğum için büyük faydasını gördüm. Öğrenmek ve öğretmek, düşünmek ve yazmak, istekli olanlara konuşmak ve onları konuşturmak bende tutku derecesine ulaşmıştı. Çünkü okudukça bilgi birikimim derinleşiyor ve bilgece sözlere ulaşıyor, bunları öğrencilerime çevreme aktarmaya can atıyordum. “Kaybetmemek için kaydetmek gerektiği” hikmetini öğrenip yazmanın değerini anlamıştım. Öğrencilerime okumanın, öğrenmenin, aydınlanmanın gereğinden söz ederek “Gençler, ben sizin hangi kötü şartlarda okuduğunuzu biliyorum. Anadolu insanı geri kalmışlık zincirinden ancak tahsil kanalıyla kurtulur”, diyordum. Okuyan öğrenciler, çalakalem de olsa yazmaya da heveslendiler. Bunların sanat sayfasında yayımlanabilmesi için gözden geçirilip rasyonalize edilmesi, şiir tarzlarının formatına uyarlanması için düzeltmem gerekiyordu.

İsimlerini şimdi hatırlayamadığım pek çok öğrencim gelip giderdi evime. İsimlerini hatırladıklarım, Alirıza Güneş, Mustafa Kemal Güven, Fatih Kösebalaban, Mehmet Turan, Ayhan Nişancı, Sezai Çiçek, Doğan Kıraç, Yusuf Kenan Dikici, Hulusi Arslan, Hüseyin Çelik, Mimar Türkkahraman, Yücel Kayıran, Yeğenim Sedat Demir, Hüseyin Özdemir, Doğan Kıraç, Ejder Berk, Sami Gören, Osman Köker, … Kendisini bir felsefe aşığı olarak gördüğüm PTT Memuru Cengiz Bozkurt abi de, bizim evin müdavimlerindendi  

                                                                   Necati Demir

 

 

 

 

1. 1980’li Yıllarda Yeşil Afşin Gazetesinde Sanat ve Edebiyat Sayfası Çıkarken

1.1.Sanat ve Edebiyat Gerekli midir?

İlçemizde şimdiye dek düzenli bir şekilde icrayı sanat yapma imkanını bulamayan genç hemşerilerimiz için mahalli basınımızın çeşitli güçlüklerine rağmen Gazetenin Genel Yayın Müdürü Abdullah Kösebalaban abinin gazetenin bir tam sayfasını açmasıyla bir imkan oluştu.  

Bu faaliyeti neden gerekli görüyoruz, mahalli gazeteciliğin kısıtlı imkanlarını zorlayarak bir sanat sayfasını çıkarılması düşüncesinin gereğine inandıran çeşitli nedenlerin olduğunu burada anmadan edemiyoruz. Orta öğretim gençliğinin ve aydın dediğimiz sınıfın, okumuş kesiminin kültürel açlığını hangi yollardan giderdikleri veya böyle bir açlıktan haberdar olup olmadıklarının bile araştırılıp incelenmediğini bildiğimizden bu önemli sorunu irdelemek istedik. Eğitim ve öğretim görmüş insanımızın entelektüel çaba ve hobilerle -bilim, felsefe, sanat ve dil ve edebiyat, müzik ve resim, yontu ve kabartma figür, ebru- değil de vakitlerini kahvelerde zar, kâğıt oyunları, tavla ve kumar çekişmeleriyle öldürmeye çalışan bir kesim olarak yaşamaları bizleri üzmektedir. Çünkü bu eğitimli kesimin faydalı bir görevi üstlenmedikleri için salt tüketiciler durumuna düşmeleri üzücü bir durumdur. İnsanın yetenekleri doğrultusu değil de başka olanlarda, enerjilerinin tüketilmesi nasıl ölü istihdam sayılırsa aydın denilen kişilerin sıradan adamların tatmin olduklarına inandıkları kağıt ve zar oyunlarıyla zaman kaybetmeleri de makul bir tutum olmasa gerek. Oysa ki bu kesim konumlarına yaraşır kültürel etkinliklere, bilgi ve şiir yarışmalarına, öğrencilere branş bilgilerinden yararlandırma çabalarını gösterebilirler. Aydınlanmış kuşaktan halkımızın beklentileri çocuklarına iyi bir örnek olup rol model insan tavrını yansıtan davranışlar içerisinde bulunmalarıdır.

Yetişkin insanımızın, toplum ve insanlık için faydalı bir yurttaş olmak yerine, dünyaya yalnızca tüketmek amacıyla geldiğini sanan, kişiler durumuna düşürülmesi üzücü bir olgudur. Eğitimli, yetenekli, her biri kendi alanında –mal ve hizmet- üretebilecek kişilerin kahve köşelerinde yoğun sigara dumanı ve bayat demli çayları içerek ya da caddelerde aylak aylak volta atarak vakit öldürmeleri ülkenin geleceğini karartmaktadır. Aydın ve eğitimli kişilerden halkımızın beklentileri; ülkenin birikmiş sorunlarının çözümü için yeni ufuklar ve projeler üretmeleri, çocuklarına iyi örnek olmaları, model insan tavrını yansıtan davranışlar içerisinde bulunmalarıdır.

İşte biz de ilçemiz Afşin’de okumuş yazmış, mesleklerinde belli birikime sahip olmuş aydınlarla ortaöğretim gençliğini Yeşil Afşin Gazetesinin sanat ve edebi faaliyetlere gerek okuyarak gerekse yazarak katkıda bulunmalarını bekliyor, kendilerinden uzun soluklu çaba bekliyoruz.

Yazan, okuyan, düşünen bir gençliğe doğru!

Nejat Süleymanoğlu.

1.2.Yeşil Afşin Gazetesi’nin Olumlu Bir Atılımı

İlçemizde birkaç sanat sever genç olarak bir araya gelip bu işin üstesinden gelebileceğimiz kararına varmamız pek kolay oldu denemez, çünkü bu işin ilk olması hasebiyle olabilecek bazı kaygıları dağıtabilmek ve karşılaşılabilecek mahalli imkansızlık ve engelleri aşabilmek kolay değildir. Ama “çığırı, ilk yürüyen açar”, sözünden ilham ve güç alarak yola çıktık. İlçemizde sanat sayfasını düzenleyen gençler olarak sanat sever arkadaş, ağabey ve yetkililerimizden sayfamıza gerek yazılar göndererek gerekse sayfamıza dikkat ve özenle izleyerek dolaylı yoldan katkılarınızı bekliyoruz.

Bu faaliyeti neden gerekli görüyoruz

Okumuyoruz, okumayı sevmiyoruz, okuma işinin ancak talebelere özgü bir çaba olduğu, kanısındayız çoğumuz. Oysaki okuma cehaletin kalesini dağıtan insanımızı birbirine ısıtan ve ortak kültür ve manevi değerleri alma ve yaşamada önemli bir etkendir. Nuri Paddil’in ifadesiyle “ne gariptir ki oku diye başlayan kitabın bağlıları okumayı unuttu”, Müslüman bir toplum için ne kadar incitici değil mi? Ecdadımızın yazdığı kitapların sayısını rakamlarla vermek hayli güçtür ama insanımızın (çoğu) bir ömür boyu okuduğu kitap sayısı gülünç bir rakamdır. Profluk titrini alıp da uzmanı olduğu dalda kitap neşredemeyen profesörlerimiz vardır. Fransa’da orta öğretimde çalışan, her öğretmenin bir kitap yayımladığı dikkate alınırsa okumaya ve yazmaya hiçte dost olmadığımız açığa çıkmaktadır.

 İşte bu nedenle çağrımızı tüm ilçemiz sakinlerine ve toplumumuza iletmek istiyoruz ki okumaktan ve yazmaktan kaçmayalım, günde bir sahife de olsa kitap okuyup bir cümlede olsa bir şeyler yazalım. İlim kalemle korunur, kitapla muhafaza olunur. Hz. Ali’nin “Düşünenin yanlışını düşünmeyenin doğrusuna yeğ tutarız”, sözüne biz de muhatap değil miyiz? Bir saatlik tefekkürün bir yıllık nafile ibadetten üstün olduğunu duymazlıktan mı geliyoruz, düşüncede derinleşmeyip slogan eylemciliğinden bıkmadık mı? Bir sonraki yazımızda buluşmak üzere. Selamların en güzeliyle...

                                                                                Nejat Süleymanoğlu

1.3.Genç Kalemler

İlçemiz Afşin’de Yeşil Afşin Gazetesi’nin teknik yetersizlikler, taşra imkânsızlıkları ve en önemlisi okuyucu kıtlığı gibi tüm olumsuz koşullara karşın onbeş günde bir yayınlanacak olan ve ilk sayısı 15.12.1987 günkü baskısında çıkan “GENÇ KALEMLER” isimli sanat sayfasına yapıcı eleştiriler ve desteklerinizi bekliyoruz. Her türlü politik kaygıdan uzak, herhangi bir kişi ya da kuruluşa övgü ya da yergi işini üstlenmedik. Orta öğretim gençliğinin salt bilgi, görgü ve kültürünü artırmak, entelektüel dağarcığını genişletmek adına çıktık. Okumayı ve düşünmeyi seven tüm insanımıza ve okurlarımıza sanat sayfamızın açık olduğunu içtenlikle iletmek isteriz.

Bir sanat dalında uğraş vermenin, insani olana yakınlık duymanın, sevginin ve saygı duymanın önemine ve gereğine vurgu yapıyoruz. Sanatla uğraşmayı, insana yakın ve dost olmanın gereği olarak algılayan amatör sanat işçileri olarak çıkarken okuyuculara açık ve sade bir çağrıda bulunuyoruz. “Hiçbir edebi iddiası olmadan, gücünü yalnızca okuyucuların ilgi ve desteklerinden alacak olan amatör bir çalışma ruhu içinde çıkıyoruz.” ‘Dosta dostça davranmak, dostluğa dostlukla karşılık vermek elbette dostların tutumu olmalıdır’, düşüncesinden hareketle ilk yapıcı eleştirilerinizi ve desteklerinizi bekliyoruz.

Toplumda her kesimden insanın çağın sorunları, sanayi toplumunun ağır olduğu kadar acımasız iş ve çalışma hayatı içerisine labirenteki fare misali sıkıştırılması, çağdaş insanın önündeki önemli bir sorundur. Yaşadığımız yörelerde bir yeşil alanın yokluğu, çevre kirliliği, doğanın hoyratça ve sorumsuzca talanı gibi birey ve toplumun bunalımını yansıtan fiziki gerçekleri elbette gözardı edemeyiz. Sağlıklı toplum insanın doğasına aykırı olmayan toplumdur. Yeşil alanı, park ve bahçeleri zümrüt ormanları ve ekili alanlara sahip ve altyapı sorunlarını çözmüş bir yöre oluşturmak eğitimli insanlarımızın en önemli hedefi ve uğraşı alanı olmalıdır. Yaşamın gerçekliği her türlü yapaylıktan uzak, doğayla iç içe olan insani bir hayatı oluşturmaktan geçer.

İnsanımız, 1980’li yılların gerek günübirlik siyasanın ve gerekse sağlıksız ekonomik yapının yaralarını birlikte onarmak, birlikte sarmak zorundadır. Aşırı bireyciliğin acılarını Batı toplumları derin bir ruhsal travma geçirerek yaşamıştır. Varoluşçu felsefe bu zihinsel travmanın dışlaşması değil de nedir? Aynı kaderi birlikte yaşamak ve ortak ülküleri paylaşmak, insanların “özel”ini yaşamalarına pek imkân bırakmaz. Çünkü, toplum halinde yaşama zorunluğundan ve insan için insanın öncelikli gereksinim öğesi olmasından kaynaklanır. Toplumsal öge, bireysel ögeyi baskılar. Bireyler bir türlü kendilerini birey olarak ortaya koyamazlar. İşte sanat insanın erdemini ve varoluş gerçeğini hatırlatır. Sağlıklı bir toplum sağlıklı bireylerden oluşur. Bu nedenle sanat faaliyeti ilçemiz şartlarının kısıtlı imkânlarına karşın övgüye layık faaliyeti birkaç genç arkadaşla yürütmeye çalışıyoruz. Bu mütevazı çabaların sonucunda Şeyh Galib’in “Hoşça bak zatına! Zübde âlemsin sen/Merdum-i dide-i ekvan olan âdemsin sen (Kendini küçük görme, sen evrenin merkezisin/yaratılışın gözbebeğisin), dediği insanı yeniden bulmanın eşiğine geldiğini haykıracağız.

Sanat sayfasındaki yazılarında dikkati çeken, mesaj ulaştırıcı, Latinlerin Logos spermatikos dediği (söz doğurtucu söz) kabilinden bilgelik ürünlerine rastlamak insanımızın halâ gönül diriliği ve zihin duruluğunu yitirmediğinin kanıtı gibi geliyor, insana. Örnekler vermek gerekirse; ‘Dalgaların Dostluğu’ başlıklı yazıda, ‘gözlerini bana çevir, iyi bak ve beni duy, anla, duygulan/ben senin gözün, sen benim gönlüm ol! diyen dostluk ve kardeşlik çağrısı, dargınlıkla yüz yüze birbirlerine bakamayan insanların yüreğini kanatmalı, ilişkilerdeki buzları çözüp insanın içini insana karşı ısıtmalıdır.  Yine “Yeni ve Güzele Doğru” başlıklı yazıda ‘tanışmak insana açılan bir kapıdır. Bu kapıdan içeri girebilmek için bir anahtar gerekir, bu ise duyguları birleştirip kaynaştıran ‘selam’dan başka bir söz değildir.  Kalabalıkların içinde yalnız yaşayan insanların çoğalması insanı ürkütüyor. Karşılaşan insanlar adeta yüz yüze gelip birbirine selam vermemek için ayak sürüyorlar.

Sanat Sayfamızın ismini de eleştiriye açıyoruz. Sizlerden gelecek uygun isimler dikkate alınarak isim değişikliğine gidebiliriz. Önerilen başlıkların birkaçı; Afşin’de SANATIN GENÇ ÖNCÜLERİ, Taşrada AMATÖR SANATÇILAR, GENÇ KAMEMŞÖRLER’dir. Takdir tümüyle okurlarındır. Bir sonraki sayıda buluşmak üzere…    Nejat Süleymanoğlu

                                                                                                         

1.4.Genç Şairlere Öğütler

Şairler şiirlerinin tutarlı ve erdemli olmasının sağlayabilmek için soyut ya da somut bir temel bulmak isterler çoğu kez. X gibi şair sevdalıları da somut olarak bir kızı dayanak olarak seçerler şiirlerine fakat bunun ilkel bir temel olduğunu güncellikten öteye gidemeyeceğini anlayan şairler daha soyut ve evrensel değerler ve konular üzerine sanatlarını kurmaya çalışırlar

Bildiğimiz gibi bay X, kanımca şairin hammaddesi hayaldir çoğunca. İşleyeni, yani biçim kazandıran da insanın ( şairin) kendisi ya da ulaşabilmişse veya ulaşmaya çaba harcıyorsa (Yunus’un) Bir ben vardır bende, benden içerü) dediği insanı eşrefi mahlukat niteliğine çıkarılan yazıdır.

İnsan kendisinde iki kişilik kurabildiği zaman kendisini, diğer insanlarla özdeşleştirip evrensel değerleri varlık, yokluk, ölüm ötesi, sevgi, aşk, nefret, bağlılık, isyan ruh bunalımı, bulantı… gibi düşünebilecek kendince çözüm yolları arayacaktır.

Sanat fabrikasından çıkan şiirlerin ambalajlanıp standardize edilme işlemini de akıl üstlenecektir. Demek oluyor ki; akıl, bireysel duygusallığın toplumsal bilince göre saçmalıklarını yontup rasyonalize etmektedir.

Sayın X şiirlerinizi okudum, maşukça beklenmedik bir anda terk edilmenin verdiği ıstırapların verdiği telaşla her telden çalarak ( sevgisine) dile getiren acemi ama anlaşılan bir şair olduğunu vurguluyor (şiirlerinde) bazı ifadelerin ithal malı olduğu bunlarda kendinize özgün olanların yanında yama gibi sırıtmıyor değil sana şu küçücük öğüdü verme cesaretini göstereyim ki hiçbir zaman kendi duygularıma çok beğendiğim bir şiir ya da şair de olsa katmamalısın çünkü bu durum kişinin duygularının özgürlüğünü bozmakta içtenliği yapmacıklığa dönüştürmektedir.

Şiir benim kanımca soyut olacak konulardan seçmeli, sevgi, acı oluş, diriliş, devriliş, ölüm, hayat, varlık vb. olmalıdır ki böylelikle şiirin her bakımdan insana hitap etsin ve bir yankı uyandırması mümkün olabilsin.

Şiir bir duygu ürünüdür ve akıl ya da deney ürünü değil. Aşkın çileleri sevmenin ve sevilmenin coşkusu insanı eşyadan ve insandan soyutlar onun için. İşte insanın şiire yoğunlaşması bu zamana rastlar. Şair ilhamını bu iklimden alır, buradan da anlaşılacağı gibi şairin amacının soyut şiire varabilmek olduğu bellidir. Şiirlerinizde sakın isim, yer ve tarih kullanmayınız çünkü böyle bir durum şiirlerimizi somutlaştırdığı gibi güncelleştirmiş de olur. Bu da şiirimizi günü birlik bir düzeye düşürür. Şiir soyut olabildiği kadar her kesimden insana hitap etme fırsatı vermelidir.

Şiirin malzemesi kelimeleridir. Bunlar da zihinde hazır olmalıdır. Sonra aldığın ilhamın niteliğini ne olduğu konusunda derinliğine bilgi toplaması gerekir. Yani hangi konuda şiir olarak kağıda nasıl ifade edileceğini zihinde kurgusu yapılmalıdır.

                                                                       Nejat Süleymanoğlu

 

 

 

 

 

1.5.Sanatın Boyutları

 

Edebiyat terimler sözlüğünden aldığım kadarıyla “insanda estetik duygular uyandıran eserleri ortaya koyma gücü olarak tanımlanan sanat kavramının boyutlarına neden değinmek gerektiği konusuna sistematik bir yaklaşım yapmak istiyorum

“Sanat insanın iç dünyasında ürperen belli sürede birtakım duyguları dış dünyada elle tutulan gözle görülen şekilde ifadelendirme ihtiyacının ürünüdür (Hamdi Akverdi, Sanatta Yaratma, MEB Yayınları, Ank., 1953, s. 7).

İnsanın görünüşünün arkasında gizlediği kişiliğini ve neliğini, sırlarını en hür ve değişmez duygularını tespit imkânını vermekte yeterliliğini kabul ettirmiş olan sanat’a eğilimle insani hasletlerin doruğu olarak nitelendirilmesi kanımca pek cüretkarlık sayılmamalıdır. Çünkü insanı, kimlik bilgileri ve fiziksel yapısı dışındaki bir düzlemde tanımak, ancak Tanrının ve belki kendinin bile bilemediği yanlarıyla tanıması ve anlaşılması mümkün olacaktır. Bu nedenle insanı tanıma sanatı evren içinde bir evren yani, mikrokozmoz olan Şeyh Galib’in ‘Hoşça bak zatına zübde-i âlemsin sen/Merdide-i ekân olan âdemsin sen” dediği insanı Kur’an da eşrefi mahlugat hitabıyla övgüye layık canlıyı tanımağa çalışmak insani olan uğraşıların en ulvisi yaklaşmaların en soylusu ve eylemlerin en verimlisidir. “Sanat o feyizli sahadır ki içinde insan tabiatı alabildiğini serpilir, gelişme imkânını bulur, gerçekten sanat faaliyeti insan oğlunun en karakteristik faaliyetidir. Ruh hayatı yaratma bahse konu olduğu zaman en keşif kudretini ve temaşa konu olduğu zamanda en sınırsız enginliğini sanatta bulur (Akverdi, age., s. 9).

İnsan ruhunun üç cephesi üç alanla donatılmıştır. Akıl felsefeyle, inanç dinle, duyguda sanatla bezenmiştir. Tefekkürle imanını güçlendirmeyen mümin taassup inkarını ve sanatla arınmayan artist kurumağa ve barbarlığa mahkum olur. “Bu üç kavram bir felsefe ve sanat, bir bakıma bütünüyle dikkate alınan insan ruhunun üç cephesi sayılabilir. Sanat bir iç tecrübenin konusu olması ümit ve tahayyül etmekten çekinmemesi itibariyle dine yaklaşır ve çoğu zaman onunla kaynaşır. Öte taraftan ruhun birleştirme ve evreni geniş bir sentezin bütünlüğü içinde yakalama sanatın ifadesi olmak bakımından da felsefeyi andırır (Akverdi, age., s. 7).

 Din ve sanat hayatın zorunluluklarına, monotonluklarına ve otomatik hareketlerine karşı insanın öz-benliğini ve ruhsal duyarlılığını sürekli diri ve canlı tutan hayati etkenlerdendir.” Her ikisi de üstünlükler evrenine açılmayı amaç edinir. İnsan ruhu donuklaşır ve katılaşırsa evrendeki hayatı otomatik geçişler haline döner Donuk bir ruhta yüce arzular coşmaz, hayattaki güzelliği dinamizmi ahenk ve uygunluğu yeterince sezemez. Donuk insan kendi ruhuna karşı evrenin pencerelerini tıkamış ve dünyasını dar sınırlar içerisine bağlayıp hapsetmiştir (İslam Düşüncesinde Sanat, M. Kutup, Çev., Akif Nuri, Fikir Yayınları, İst., 1979, s. 17)

Sanat eserlerine çoğu sıradan insanlar hasta bir ruhun, marazi bir iradenin abuk sabuk söz dizeleri ya da şıpsevdi sevgililerin ıstırap hırıltıları gözüyle bakarak alaycı bir tutum sergilemektedirler. Oysaki toplumda pek çok ruh hastası bulunmasına rağmen bunlardan herhangi biri bir sanat eserini ortaya koymağa güç yetirememiştir. “Sanat, bilinci yerinde olan kimselerin işidir. Büyük sanatçılardan bazılarının kör, sağır ve frengili olmasına karşın bunların ortaya koyduğu sanat eserleri asla şekilsiz bir duygunun kör bir ürünü değildir. Gören bir zekânın aydınlık ışığı ve ifadesidir (Akverdi, a.g.e., s. 11)

            Sanata nasıl yaklaşılır. İnsan kendini hayatın günü birlik hareketlerinden bayağı ve ucuz davranışlarından yediklerini içtiklerini kullanıp döktüklerinin ardından yapmış olduğu dakik hasar tespit çalışmalarından nasıl uzaklaşır. Kuşkusuz insan kendine değindikçe kendi üzerine eğildikçe hayata insanlara ailelerine ve mesleği ne daha bir ısınacak kendini biraz daha mesut ve sağlıklı bulacaktır, sevme ve sevilmenin anlamlarını daha yakın ve içten kavrayacaktır. Bu da insan olarak diğer canlılara fark atmış elit olarak yaratılmış olmamızın gereği değimlidir? “İnsanlar taşıdıkları ideale bir renk ve anlam vermek, onu bir biçim ve şekil altında seyretmek ve yaşamak isteyince sanatın kucağına atılırlar (M. Adalan, Güzellik, s. 79).

Sanata okuma düşünmeye yabancılık erdemli insanlarda yakışık almaz, bunlara dostluk ve tanıklık yaraşır. Nejat Süleymanoğlu

                       

            1.6.Sanat, Felsefe ve Din Üzerine

Çoğu insanlar bu üç alanın birbiriyle ilişkili olduğunu kabul etmek şöyle dursun bunları birbirinin alanına girdiği anlarda dahi ayırabilmek adına köküz iddialara bulunmaktan kaçınmazlar. Oysaki nice ayrı ve ilişkisiz sanılan alanları birbiriyle öyle uyum ve armoni meydana getirirler ki şaşar kalırız. Bir musiki aracının tellerinden çıkan notalı ve uyumlu sesler manzumesi bir besteyi meydana getiriyor, çoklukta birliğe ulaşıyorsa felsefede de aklın çelişki ve tutarsızlık kabul etmeyen prensipleri eşya ve olayların kör bir rastlantıya imkân bırakmayacak şekilde bir düzün ve uyum içinde gerçekleştiğine bizi kabule mecbur ediyor.  Her hareket ve dinginlikte her doğum ve ölümde her varlık ve yoklukta şair’in ‘‘vardan da yoktan da ötede bir var vardır dediği salt Bir’in tezahürlerini/dışlaşmalarını görmüyor muyuz? O halde bütün bu ayrılıklar neden? Temel kaynaktan kaçışın sebebi nedir?

‘‘Sanat insanın iç dünyasında ürperen belli türden birtakım duyguları dış dünyada elle tutulur gözle görülür biçimde dile getirme gereksiniminin ürünüdür”, diyor Hamdi Akverdi. İnsanın dış görünüşünün arkasına gizlediği kişiliğin özünü ve sırlarını en hür ve delişmen duygularını vermekte yeterliğini kabul ettirmiş olan sanatın insani yetilerimizin doruğu olarak nitelendirilmesi kanımca pek cüretkârlık sayılmamalıdır. Çünkü insanı, kimlik bilgileri ve fizyonomisinin dışındaki bir düzlemde tanımak o’nun ancak onu dizayn eden Tanrı’nın ve belki kendinin hedefleyebildiği yönlerinin tanınması ve anlaşılması mümkün olacaktır. Bu nedenle insanı tanıma sanatı, evren içinde bir evren, yani mikrokozmoz olan, Şeyh Galib’in ‘Zübde-i alem dediği insanı, Kur’anda ‘en yüce yaratılışa sahip varlık’ hitabıyla övgüye layık olan canlıyı tanımaya çalışan insani uğraşıların en yücesi, yaklaşımların ev soylusu ve eylemlerin en verimlisi olsa gerek.

İnsan ruhunun üç cephesi, insani alanların üçüyle donatılmıştır; duygu sanatla akıl felsefeyle, imar da dinle teçhiz edilmiştir. Tefekkürle imanını güçlendirmeyen mümin taassup ya da inkâra, sanatla arınmayan artist yatıcılığını yitirmeğe, eleştirel aklı kullanmayan ve zihin diyalektiği yapmayan düşünür et çok yönlü düşünme yetisini yitirmeğe mahkûm olur. “Bu üç kavram din felsefe ve sanat, bir bakıma bütünüyle dikkate alınan insan ruhunun üç cephesi sayılabilir. Sanat bir iç tecrübenin konusu olması ümit ve tahayyül etmekten çekinmesi itibariyle dine yaklaşır ve çoğu zaman onunla kaynaşır, öte yandan ruhun birleştirme ve kâinatı bir sentezin bütünlüğü içinde yakalama azminin ifadesi olmak bakımından felsefeyi andırır (Hamdi Akverdi, Sanatta Yaratma, MEB, Ank., 1953, s. 7.

Din de sanat da, hayatın otomatizmine karşı bir başkaldırmadır. İnsan ruhu donuklaşır ve katılaşırsa evrendeki hayatı otomatik geçişler haline döner. Donuk bir ruhta yüce arzular coşmaz, hayattaki güzelliği, dinamizmi, ahenk ve uygunluğu yeterince sezemez. Donuk insan kendi ruhuna karşı kâinatın pencerelerini tıkamış ve dünyasını dar sınırlar içerisine bağlayıp hapsetmiş insandır (Muhammed Kutup, İslâm Düşüncesinde Sanat, Fikir Yayınları, İst., 1979)

Her ikisi de yaşamın zorunluluklarına, tekdüzeliklerine ve otomatik hareketlerine karşı insanın özbenliğini ve ruhsal duyarlılığını sürekli diri ve canlı tutan yaşamsal etkenlerdir, bu nedenle her ikisi de üstünlükler evrenine açılmayı amaç edinir.

Sanata felsefeye dine nasıl yaklaşılır? İnsan, kendini yaşamın günübirlik hareketlerinden, bayağı ve ucuz davranışlarından, yedikleri, içtikleri, kullanıp döktüklerinin ardından yapmış olduğu ince ayrıntılı, hasar tesbit çalışmalarından nasıl uzaklaşır? Kuşkusuz insan kendi üzerine eğildikçe yaşama, insanlara, ailesine ve mesleğine de daha bir ısınmış olacak, kendini biraz daha mutlu ve sağlıklı bulacak sevme ve sevilmenin anlamlarını daha yakın ve içten kavrayacaktır. Bu da insan olarak diğer canlılara fark atmış, elit olarak yaratılmış olmaklığımızın gereği değil midir? Bu kanıyı paylaşan insanlar, insanın üç cephesini donatan yaşamsal konulara eğilmeleri gerekir. Okumaya, anlamaya, düşünmeye yabancılık erdemli insanlara yakışık almaz, hissi, zihni ve gönüle ait olana dostluk ve tanıklık yaraşır. 

                                                         Nejat Süleymanoğlu

            1.7.Düşünce Üzerine Söyleşi

Cengiz Bozkut’un Necati Demir ile yaptığı söyleşi

—Sayın hocam düşünce ayrı, hatırlama ve öğrenme ayrı, duygu da ayrı, birbirinden farklı kavramlar, ben sizden düşüncenin bir tanımını istiyorum Düşünme nedir? Yalnız bana ortaya konulmuş düşünce tanımlarından söz etmeyin siz nasıl tanımlıyorsunuz ya da tanımlarsınız

—İnsanda akıl diye bir yeti var, işte bu yetinin ürünü olarak görünüyor ama akıl da bir şeyin ürünü, işlevi, o da ruhtur, bilirsiniz cevher olmayan her şey varlığını kendinden başka bir şeye borçludur, nedensellik zinciri, kozalite bağı sonsuza kadar uzatılsa bile yokluğa değil sonsuza gider ki sonsuzluk da ulaşılması insan için mümkün olmayandır. Düşüncenin kendisi bana göre zihnimizdeki kavramlarla aklın eşya ve olaylar arasında ilişki ve bağ kurmasıdır.

—Sayın hocam bu günlerde N. Keklik’in bir kitabını okuyordum, zihnime şu anlamda bir ifadesi -ya kendisinin ya nakildir bilemiyorum-  takıldı "Filozoflar hakikati bulma yolu olarak aklı, maneviyat büyükleri de duyguyu gördüler, filozofların yüzde 99'u maneviyat büyüklerinin de yüzde biri hakikati bulamadı'' siz bu kanaati nasıl değerlendirirsiniz? Hocam sizce ‘hakikat’ denilen şey nedir?

Bu sorunun aydınlığa kavuşturulması gerekiyor. Herkes ve kesimden insan kendince hakikatler bulmakta ve onları yaygınlaştırmaya çalışmaktadırlar, daha açık bir ifadeyle günümüzde hakikat kavramı yazar çizerlerin elinde duygularının ve dünya görüşlerinin oyuncağı haline getirilmiştir. Hakikat'ten kasıt, selim akıl (sağ­duyu) tarafından evetlenen, kabullenilen demiyorum, çünkü çok kişi bir şeyin doğ­ruluğunu söylediği halde kabullenmeye­bilir. Duyguları, kültür yapıları, tarihi kinler, alışkanlıklardan da öte sosyal motivler halini almış vaziyet alışlar engel teşkil ederler. Filozoflarla teologların hakikat anlayışları farklıdır. Biri aklı diğeri vahyi hakikat olarak kabul eder, yani deyim yerindeyse akıl merkezcil ve vahiy merkezcil dünya görüşleri bu farklı anlayış nedeniyle oluşmuştur. Taraflar birbirlerini kendi aşağılayıcı terminolojileriyle yargılarlar. Kanımca eğer saf aklımıza, sağduyumuza her türden duygularımız karışmasa, etkilemese akıl ve vahiy uygarlığı mensupları hakikatleri birleştireceklerdir. Yalnız bu birleştirme farklı hakikatlerin birleştirilmesi değil aslında, özünde bir olan fakat gerek hakikati yorumlama hastalığımız gerekse yukarıdaki andığımız nedenden dolayı farklı sandığımız hakikatlerimizin bir olduğu anlaşılacaktır. ‘Maksatlar farklı da olsa akıl sahibi için tarik birdir’ sözüne dikkat çekmek istiyorum. Demek ki insan olarak tümümüz sıradan ve hakikati saptırıcı duygularımızın tutkunu olmasak hakikati, bir olan ‘doğru’yu akıl sahipleri olarak kabul edeceğiz. İslam uygarlığı mensuplarına başlangıçta peygamber tarafından bildirilen hakikat kavramı sahabiler tarafından gerçekten öğrenilip özümsenip bir yaşam felsefesi haline getirilmişti, ancak peygamberden aşağı yukarı yüzyıl sonra hakikat yorumlamaları -özellikle Yunan felsefesiyle karşılaşıldıktan sonra başlamıştır- bunlar da ister Yunan’a reddiyeler isterse övgüler olsun duyguların egemenliği sezilir. Hakikat dünyaya taparcasına bağlı olanlara da dünyayı küçümseyip hayatı ihmal edenlere de malum olacağı görüşünde değilim. Bedenin arzu ve isteklerini askari bir düzeye indirgeyen, dünyanın parasında, şöhretinde, mevkiinde, itibarında gözü olmayana yani eşya ve mal sevgisini aşanlara olabilir, yalnız bu demek değildir ki, Hint’in asketik dervişleri gibi nefse eziyet verecek biçimde yanlış bir tutuma girilmelidir. İslam uygarlığında sahabiler döneminden sonra hakikatı biliyorum deyip de “onu” anlamak ve kavramak için en küçük bir zihinsel ve eylemsel çaba ve zorluğa katlanma zahmetinde bulunmayanlar nasıl olur da hakikatle bir ve beraber olduklarını, onu kavradıklarını iddia edebilirler, yani Kelime-i şehadet getiren her kişi ‘hakikat ehli’ sayılıyorsa bu ne kadar ucuz ve kolay hakikatmiş ki talim ve terbiye görmeyen şahsi çıkarlarından başka ilgi duyduğu şey bulunmayan insanlara malum oluyor?

                                                        Nejat Süleymanoğlu

 

1.8.Şiir ve Şair

Şiir üzerine yazmak, şiir yazmaktan daha zor ve sorumluluk isteyen bir iş. Şiir ortaya konulur bir ilham ya da uğraşı sonucu öyle kabul edilir, sevenlerce yerenlerce ama şiir üzerine yazmak aklın süzgecinden geçen karşı eleştirileri karşılamayı göze almak gibi bir riski de getiriyor. Biz bu konu üzerinde çözümler getirme yerine yeni problemleri ve sanat tartışmalarını gündeme getirmek düşüncesindeyiz.

Şiir nedir, şair kime denir sorularına şiir ya da bir şair özgeçmişini okuyan herkes bu sorulara merak sarar ya sıradan edebiyatçılardan ilkel cevaplar alır ya da üzerinde durmaz geçer gider bu heves. Sanat alanındaki tanımlamalar çoğu zaman yavan kalır, “Genç Bir Şaire Öğütler” isimli kitabında tanımlamacıları kuru bir odun kütüğüne benzetir Max Jakob, asıl olan hayatı yaşamaktır, diyebilmek için. Çünkü ona göre olayları, eşyaları yaşamaya bakmalı tanımlamaya değil. Jakob’a bu konuda katılmamak mümkün değil. Gerçekten de biz, hayatı yaşamıyoruz, insanca davranamıyoruz, duyamıyoruz. İçimizdeki dünya, tanımı olmayan ama gerçekliğini insana kanıtlattıran bir olgudur.

Bir sanat tartışması taşrada nasıl başlatılır, bunun havai fişeği nasıl ateşlenir, bunun bir denemesi yapılacak, bakalım yankı uyandıracak mı? Sanat bir kıvılcımdır/Eğitimli kafalarda çakar. Bakalım yazımıza; destek, köstek, övgü ve yergi kabilinden tepkiler gelecek mi?

Şairin hammaddeleri hayaldir çoğunlukla, işleyeni de insan (şair) ın kendisidir. Ya da Yunus’un “Bir ben vardır bende, benden içerü” dediği insanın üstün yaratılış yanı. Hayallere biçim kazandıran, psikologların “üst ben” dediği yanıdır. Rodin, bu işte, iradenin ve bilinçli bilginin önemine vurgu yaparak sanatkâr bir bilim ve sabır adamı olup hiçbir şeyi rastlantıya bırakmamalıdır, der. Paul Valery ise, gerçek bir şaire yakışan durum, rüya halinden tümüyle uzak bir halde olması gerektiğini, hatta sırf kendi hayalini yazacak olan şairin bile fevkalâde uyanık olması gerektiğini belirtir (Liviu Rusu, Artistik Yaratma Üzerine Denemeler, s. 234-5)

            Sanat alanı, insanın iç dünyasının derinliklerinden doğan duyguların edebi türler biçiminde belli ölçüler içinde işlenerek ortaya konulduğu bir alandır. Dolayısıyla sanat bireysel duyarlığın sivrilik ve kuralsızlıklarının toplumsal bilince göre biçimlendirilip kabul edilebilir hale getirildiği bir alandır.

İnsan kendinde iki kişilik kurabildiği ölçüde sıradan gerçeklikleri tepeleyebilir, sıradan gerçeklerin baskıcılığını aşabilir, kendini, diğer insanları ve evrensel değerleri; varlık, yokluk, ölüm, ölüm-ötesi, sevgi aşk, nefret, özgürlük, bağlılık, ruh dinginliği ve ruhsal bulantı gibi içsel olaylar için kendince çözüm yolları arayacaktır.

Şiire yeni başlayanlar ya da başlayacak olanlara bazı uyarılarımız var. Şair adayları, şiirlerine başkalarının ifadelerini değiştirmeksizin salt öykünme yoluyla almaları uygun değildir. Çünkü bir anlamda başkasına ait bir eşyayı kullanmak ya da elbiseyi giymek gibi sırıtır. Doğal olarak sair, şiir yazacak ya da şiir şairden çıkacaksa özgün olmalı ne denli ilkel ve basit de olsa. Şair, bir başkasını öykünmeden şiir yazan kişi, şiir de başka bir şiirin öykünmesi ve kopyası olmayan sanat türüdür. Salt öykünme ve kopyacılık, insanın duygularının içtenliğini bozar, yapaylık ve sahteliğe dönüştürür.

Şiir bir duygu ürünüdür. Ne akıl, ne de deney. Aşkın çileleri, sevmenin ve sevilmenin coşkusu insanı eşyanın ağırlığından, toplumsal yapının bıkkınlığından soyutlar o an için. İşte şairin şiire yoğunlaşması bu zamana rastlar. Şair ilhamını bu iklimden alır, şiir sığ gerçekliklerden soyutlanabildiği, eşyayı aşabildiği oranda kalitesi artar. Nesneye bağımlı şiir olmaktan kurtulduğu gibi ruhlarda derin ve içten yankı yapma yetisi kazanır.

Şiirin yapı taşları kelimelerdir, bunlar doğal olarak düzgün uyumlu, vurgulu kelimelerdir. Bunlar zihinde hazır olmalıdır. Sonra alınan ilhamın niteliğinin ne olduğu konusunda derinliğine gözlem yapma ve bilgi toplamak gerekiyor. Rilke’nin de dediği gibi “Bir şiir için insan çok hem de pek çok yerler, insanlar görmeli gözlemler yapmalı, etkilere açık olmalıdır. Sonra şiirin zihinde önceden kurgusu yapılıp kâğıda yazılması gerekiyor.

                                                           Nejat Süleymanoğlu