Hiç boş geçmiyorlar. Her değişimi, her gelişmeyi, her yeniliği veya farklılığı değerlendirip yeni bir pazar açıyorlar. Şimdi de yaşlanan nüfusa gözlerini dikmişler. Uzun ömür, yaşlılıkta yaşamı güzelleştirme gibi anlamları olan “longevity” kavramını pazarlıyorlar.
Akıl almaz bir pazarlama yöntemi ve gücüyle, bir de ünlü doktorları vitrine çıkartarak longevity ürünleri satılıyor. Önceden sadece "yaşlanma karşıtı" derlerdi, şimdi havalı olsun diye "hücresel yenilenme", "telomer uzatma" veya "kronolojik yaş bükme" gibi afili kelimelerle geliyorlar. Laboratuvar önlüğü giymiş abiler ablalar, bilimin arkasına sığınıp cüzdanımıza doğru hafifçe eğiliyorlar. Neymiş? Yaş yetmiş, iş bitmiş demeyecekmiş insanlar. Bir köşeye çekilmeyecek, longevity’nin tadını çıkartacaklarmış.
Nasıl, iyi mi? İyi iyi. Kulağa hoş geliyor ama ürünleri kulağınızla değil cüzdanınızla alacağınız için cüzdandan kötü sesler geliyor.
Yıllardır satılan çeşitli takviyelere son yıllarda başkaları da eklendi. Koca koca işletmelerin ne paralar harcayarak geliştirdiği takviyelere şimdi Ali Hoca'nın, Şefika Teyze'nin ve isimlerini bilmediğimiz binlerce kişinin yüz binlerce tarifi rakip oldu.
Üstelik sözünü ettiğimiz takviyeler gibi cep yakan, gönül kıran bir maliyetleri de yok. Markete gittiğinizde alacağınız veya zaten evde olan şeylerden, göz kararı ölçüsü ile mucizeler yapabilirsiniz.
Ben demiyorum. Hani o sosyal medyanın herhangi bir yerinde “eğer” diye başlayan sunumlar var ya. Onlar diyor. Ekrana parmağını sallayarak "Eğer bunu sabah aç karnına içmezseniz organlarınız iflas eder" diyen o gizemli sesler var ya, işte her şeyin sorumlusu onlar.
Milyon dolarlık yatırım yapıp, takviye fabrikası kuran uyanıkların fark edemediği sihirli sözcük bu işte: “Eğer”
Eğer başınız ağrıyorsa, eğer dizlerinizden ses geliyorsa, eğer göbek çıktıysa diye başlayan ve sizi esir edip anlattığı karışımı yaptıran sözcük. Neymiş? Bir kaşık sirke, bir kaşık bal falan filan...
Ama sakın kaşıkları karıştırmayın. Çay kaşığı, tatlı kaşığı, yemek kaşığı... Ha bir de kepçe var; çabuk tesir etsin diyenlerin kullanabileceği. Tabii kepçeyle içeceğiniz o ev yapımı sirkenin kokusu burnunuzu sızlatırken, longevity merkezlerinin "ozonlu, antioksidanlı, gençlik iksirli" sularının sadece adını duymak bile kredi kartınızı sızlatıyor.
ANTİ-AGİNG GİTTİ LONGEVİTY GELDİ
İşte bu longevity tam bu karmaşık ortamda girdi hayatımıza.
Henüz sosyal medyada ev yapımı tarifleri ortaya çıkmadı ama yakındır. Çok değil, üç vakte kadar "Eğer 120 yıl yaşamak istiyorsanız, aktardan alacağınız yarım avuç zencefille iki damla limon suyunu karıştırıp telomerlerinize sürün" diyen bir video mutlaka önümüze düşecektir.
Ne diyelim; ömrümüz uzar mı bilmem ama bu gidişle cüzdanların ömrü pek uzun olmayacak gibi.
CUMHURİYET’İN İKTİSAT GÜNLÜĞÜ
DEĞİŞEN AKTÖRLER DEĞİŞMEYEN SENARYO
Son dönemde yerel yönetimlerdeki iddialardan finansal piyasalardaki fon tartışmalarına kadar, kamusal alanda en çok meşgul olduğumuz konuların başında yine "kaynak yönetimi" ve usulsüzlük iddiaları geliyor. Dönemler değişiyor, aktörler farklılaşıyor ancak memleketimizin bir türlü aşamadığı bu yapısal tıkanıklık varlığını koruyor, kara senaryo devam ediyor. Türkiye’nin ekonomi ve iktisat tarihine nesnel bir pencereden bakmak, bugün yaşanan dinamikleri anlamak adına da önemli bir kılavuz sunuyor.
Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren tecrübe edilen bu kronik süreçleri, ekonomi tarihimizin iki büyük sacayağı olan "Siyasi Nüfuz Ticareti ve Yolsuzluk Skandalları" ile "Makroekonomik Krizler ve Devalüasyonlar" başlıkları altında, tarihsel gerçekliğiyle mercek altına aldık.
I. Siyasi Nüfuz Ticareti ve Yolsuzluk Skandalları
Türkiye’de kamu kaynaklarının dağıtımı ve ihale süreçleri, erken cumhuriyet dönemindeki münferit olaylardan zamanla uluslararası ağların ve organize yapıların dâhil olduğu daha karmaşık sistemlere evrilmiştir:
● Yavuz-Havuz Skandalı (1927): Cumhuriyet tarihinin adli makamlara yansıyan ilk büyük Yüce Divan davasıdır. Yavuz zırhlısının onarım ihalesinde Fransız şirketiyle girilen usulsüz ilişkiler ve rüşvet iddiaları neticesinde, Bahriye Bakanı İhsan Eryavuz hapis cezası almış ve bakanlık tamamen lağvedilmiştir.
● Denizbank Skandalı (1938): Türk denizcilik sektörünü finanse etmek amacıyla kurulan bankanın genel müdürlüğü düzeyinde, yabancı tersanelerden alınan gemiler için komisyon toplandığı iddialarıyla patlak vermiştir. Olay, dönemin siyasi elitleri arasındaki güç rekabetine de zemin hazırlamış; bankanın kapatılması ve ilgili kadroların tasfiyesiyle sonuçlanmıştır.
● "Sunta" Yolsuzluğu (1975): Ekonomi literatürümüze "hayali ihracat" kavramının ilk somut örneği olarak geçmiş; olmayan malların ihraç edilmiş gibi gösterilerek kamu kaynaklarından haksız teşvik alınması usulüne dayanmıştır.
● Lockheed Rüşvet Skandalı (1976): ABD’li havacılık devinin, aralarında Türkiye'nin de bulunduğu birçok ülkede uçak satışı yapabilmek için üst düzey askeri ve siyasi yetkililere rüşvet verdiğinin ABD Senatosunca açıklanmasıyla patlak veren küresel ölçekli skandal.
● Horzum Skandalı (1985): Emlak Bankası üzerinden yürütülen, bankacılık sisteminin denetim yetersizliklerinden faydalanarak kamu kaynaklarının usulsüz şekilde şahsi şirketlere aktarılmasının ilk büyük örneği.
● İSKİ ve İLKSAN Skandalları (1993): Biri yerel yönetimde, diğeri ise bir kamu yardımlaşma sandığında yaşanan usulsüzlük iddiaları, dönemin siyasi dengelerini derinden sarsmış ve sandık skandalı dönemin başbakanının hafızalara kazınan savunmalarına sahne olmuştu.
● Türkbank Skandalı (1998): Özelleştirme ihalelerine kamusal denetim dışı aktörlerin ve yeraltı dünyasının nüfuz etmeye çalıştığının kanıtlanması üzerine, dönemin hükümetinin gensoruyla düşmesine yol açan siyasi deprem.
● İmar Bankası Olayı (2003): Finans sektöründeki denetim boşluklarının suiistimal edilmesiyle gerçekleştirilen, çifte kayıt sistemine dayalı, bankacılık tarihinin en büyük nitelikli dolandırıcılık vakalarından biriydi.
II. Kronolojik Ekonomik Krizler ve Devalüasyonlar
Üretim yapısının ithalata bağımlılığı, bütçe açıkları ve döviz rezervlerindeki yetersizlikler, Türkiye ekonomisini dönemsel olarak derin ödemeler dengesi krizlerine sürüklemişti ve sürüklüyor.
● 7 Eylül Kararları ve İlk Büyük Devalüasyon (1946): İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki küresel ekonomik düzene uyum sağlamak ve dış ticaret dengesini korumak amacıyla Türk lirasının değeri ilk kez resmi olarak düşürüldü.
● 4 Ağustos Kararları ve İkinci Devalüasyon (1958): Dış ticaret açıkları nedeniyle döviz rezervlerinin tükenmesi sonucu Türkiye'nin dış borçlarını ödeyemeyeceğini (moratoryum) ilan ettiği süreç. IMF gözetiminde dolar kuru 2.80 TL'den 9 TL'ye çıkarıldı.
● Petrol Bunalımı ve “70 Cent” Krizi (1974-1980): Kıbrıs Barış Harekâtı sonrası uygulanan ambargolar ile küresel petrol şoklarının birleşmesi, ülkeyi hammadde ve enerji ithal edemez hale getirmişti. Yaşanan ağır döviz darboğazı ve kuyruklar dönemi, ekonomiyi radikal bir yapısal dönüşüme zorlayan 24 Ocak 1980 Kararları ile son buldu.
● 5 Nisan Kararları ve 1994 Krizi: Hatalı faiz ve borçlanma politikaları nedeniyle kamusal dengelerin bozulması, gecelik faizlerin fırlamasına ve Türk lirasının ağır değer kaybına uğramasına yol açmış; kriz IMF ile imzalanan stand-by anlaşmasıyla yönetilmeye çalışılmıştı.
● 2001 "Kara Çarşamba" Krizi: Devletin zirvesinde yaşanan siyasi bir gerilimin (Anayasa kitapçığı fırlatılması) tetiklediği, ancak arkasında bankacılık sektörünün yapısal zayıflıklarının yattığı, Cumhuriyet tarihinin en yıkıcı finansal çöküşlerindendir. Dalgalı kura geçilerek, onlarca banka fona devredildi.
● 2018 Döviz ve Enflasyon Krizi: Makroekonomik dengelerdeki bozulma ve küresel kırılganlıkların etkisiyle döviz kurlarında yaşanan şok artışlar, enflasyonist bir süreci tetiklemiş ve fiyat istikrarında uzun vadeli bir tıkanmaya yol açmıştı.
Zaman geçiyor, koşullar değişiyor ancak iktisat tarihimizin önümüze koyduğu tablo hep aynı temel döngüye işaret ediyor. Maalesef, mesele kamu kaynaklarının rasyonel yönetimi ve kurumsal şeffaflık olduğunda, tarihimizin hiçbir dönemi bir diğerine karşı kusursuz bir üstünlük iddia edemiyor.
Senaryo aynı. Kara, kapkara bir senaryo. Yerli yabancı, açık gizli işbirlikçileri var. Memleketin alın teri çöp olurken, birileri haksız zenginleşiyor, güç sahibi oluveriyor. Pusuda bekleyen her türlü güç ülke hastalanınca eline zehir şırıngasını alıp geliyor.
Vaziyeti görüyor musunuz? Cumhuriyet henüz yeni ilan edilmiş, koca bir millet küllerinden doğma, yaralarını sarma mücadelesi verirken bile sistemin gözeneklerinden sızacak bir irin ekibi bulunabiliyor. Adamların ne vatana ne vatan için canını verenlere ne de başka bir değere saygısı yok. Sonrada olmadı. Bugün de yok.
İşte her şey ortada.1927’den bugüne her türlü siyasi düşünce ve her çeşit insan iktidar olmuş memleketi yönetmiş. Hırsızlığın, yolsuzluğun, hainliğin olmadığı, yapılmadığı bir devir var mı?
Değişen sadece yöntemler ve rakamlar; insanoğlunun kaynak devşirme hırsı ve memleketin bu hırsla imtihanı ise ne yazık ki hep baki kalıyor.