SARPER SAN YAZDI

Emeğin, Kâğıdın ve Usta Eller Tasarımların Dili

HIZ MI İZ Mİ?

“Hayal, emek ve çalışma ile kâğıda yansıyan bir çalışma hayatımızın vazgeçilmez unsurlarından biri olurken, günümüzde bu eylemin dijital bir marifete dönüşmesi düşündürücü.”

Ayrı bir tadı vardı bir zamanların grafiklerinin ve tasarımlarının. Çok usta sanatçıların elinden çıkan logolar, kitap kapakları ve özgün çizimler karşısında adeta büyülenir, bakmaya doyamazdınız.

Cem Karaca’nın “Cemaz-ül-Evvel” adlı albümünün kapağı örneğin; sadece bir albüm kapağı değil, başlı başına bir dönemecin, estetik bir duruşun belgesiydi. Usta çizer ve karikatürist Haslet Soyöz’ün fırçasından çıkan o kapakta, Cem Karaca’nın son derece sade, yalın ama bir o kadar da derinliği olan portresi karşılardı dinleyiciyi. Dijital hilelerin araya girmediği, kalemin kâğıtla saf bir dürüstlükle buluştuğu o çizim, albümün ruhunu tek bir bakışta ele verirdi.

Dünyadaki örnekleri de en az bizdekiler kadar benzersizdi. Söz gelimi, Milton Glaser’ın 1977 yılında bir taksinin arka koltuğunda tasarlayıp dünyaya armağan ettiği o efsanevi "I ♥ NY" logosu, basit bir şeklin kitleleri nasıl peşinden sürükleyebileceğinin en büyük kanıtıydı. Tasarım dünyasında adeta bir deprem yaratmış ve izi on yıllar boyunca silinmemişti.

Bizim topraklarımızda ise bu sanatın devasa bir çınarı vardı, İhap Hulusi Görey. Türkiye’nin ilk grafik sanatçısı olarak bilinen İhap Hulusi, Ziraat Bankası’nın ambleminden Kızılay’a, seyahat afişlerinden gazete ilanlarına kadar hayatımızın her alanına zarafetle dokunmuştur. Berlin’de aldığı sıkı eğitimden sonra, eline aldığı firüze fırçalarla, cetvellerle ve mürekkeplerle öyle işler çıkardı ki, onun çizimleri sadece birer reklam değil, ülkenin görsel hafızası oldu. İşine olan titizliği dillere destandı; en ufak bir hatada günlerce yaptığı çalışmayı yırtıp attığı, kusursuz olana kadar uyumadığı bilinirdi.

O işler; emek, hayal gücü ve yeteneğin kâğıtla buluşup can bulduğu nadide eserlerdi. Binlerce hazır şablonun, her detayı saniyeler içinde üreten grafik programlarının ve yapay zekânın henüz yeryüzünde olmadığı yıllardı. O dönemde tasarımcı olmak; cetvelle, boyayla, rapido mürekkebiyle ve en önemlisi sabırla kurulan bir dostluktu. Hataların "geri al" tuşuyla silinemediği, her yanlış çizginin ya kâğıdın baştan alınmasını ya da ustalıkla bir avantaja dönüştürülmesini gerektiren bir zanaattı.

İnsanoğlu düşünür, araştırır, çalışır; en iyisine ulaşmak için kâğıt üzerinde sayısız deneme yapardı. Masaların altındaki çöp tenekeleri, ustanın beğenmeyip buruşturduğu, sabahlara kadar üzerinde çalışılmış onca çizimle dolar taşardı. Çünkü o zamanlar asıl olan "hız" değil, geriye kalacak "iz" di.

Şehrin Hafızası ve Silinen İzler

SADECE BİR YÖN TABELASI MIDIR?

“Şehrin herhangi bir sokağının veya başka bir yerinin adının hoyratça değişimi, yalnızca yön tabelasının değişimi anlamına gelmiyor. Hafızamızı elimizden almalarına izin vermemeliyiz.”

Bir şehrin hafızası mimari yapılarla, kentsel donatılarla, insani katkı ve yaşanmışlıklarla zaman içinde örülür. Şehrin hafızası, kuşaktan kuşağa aktarılan en kıymetli mirastır; âşık olduğumuz parklar, peşinde koştuğumuz toprak sokaklar, hüznü ve neşeyi paylaştığımız anılara tanıklık eden binalar hep bu büyük hikâyenin birer parçasıdır.

Dünyada bunun nice büyüleyici örnekleri vardır. Söz gelimi Antik Roma’nın "Yolların Kraliçesi" olarak bilinen ve milattan önce 312 yılında yapılmasından bu yana Via Appia (Appian Yolu) gibi, nice kadim güzergâh, binlerce yıldır adını ve ruhunu koruyarak taşlarında insanlığın ayak izlerini taşır. Kimi şehirler geçmişine gözü gibi bakar, kimi şehirler ise bildiğiniz gibi bu mirası katleder.

Bizim buralarda ise hikâye biraz daha hüzünlüdür. Bir arkadaşımızla ya da sevdiğimizle buluştuğumuz, oturup kahve içtiğimiz, denizi veya ulu ağaçları seyrettiğimiz köşeler... Nefes alıp verdiğimiz, bazen bir yakınımızı, bir dostumuzu o güzel sokaklardan uğurlayıp son yolculuğuna çıkardığımız anlar; şehir bütün bunları sessizce hafızasına kaydeder. Yahya Kemal’in dediği gibi, Kocamustapaşa’da veya Atik Valide ’de şehrin tüm o kadim yaşanmışlıklarını bir arada, soluk alıp verirken görebiliriz.

Yahya Kemal, şiirlerinin toplandığı Kendi Gök Kubbemiz adlı eserinde yer alan Atik-Valde’den İnen Sokakta adlı şiirinde bu durumu enfes bir şekilde özetler:

İftardan önce gittim Atik-Valde semtine,

Kaç defa geçtiğim sokaklar bugün yine

Sessizdiler. Fakat Ramazan maneviyyeti

Bir tatlı intizara çevirmiş sükuneti

Diye başlayarak bir semti semtin sokaklarını ve insanlarını bir tarih, kültür ve zaman içinde oluşan birikim potasında birleştirerek anlatır. Anlatılan yer, o isimlerle insanlarla yaşayış ve inanış biçiminin harmanlanması ile anlatılan yer olmuştur. Tıpkı Attila İlhan’ın Gece Buluşması adlı şiirinde, “sen İstinye’de bekle ben buradayım” veya Ben Sana Mecburum’da,”fatih’te yoksul bir gramofon çalıyor.” diyerek yerin ne kadar önemli olduğunu vurgulaması gibi. Yahya Kemal, iftardan önce başka bir yere gidemez miydi? Attila İlhan’ı bekleyen İstinye yerine başka bir semtte bekleyemez miydi veya o yoksul gramafon Fatih yerine örneğin Şişli’de çalamaz mıydı?

Bunlar yadsınamayacak aidiyet unsurlarıdır.

Çocukken top oynadığımız o sokağı yıllar sonra evlatlarımıza anlatırken göğsümüz kabarır. Âşık olduğumuz kişiye yıllar boyunca tanıklık eden o park, sessiz bir şahit gibi o hatırayı taşımaya devam eder sanırız.

Ne var ki, gün gelir; sizin, benim ve daha binlerce insanın ortak hafızasını oluşturan şehrin o parçasının adı hoyratça değiştirilir. Top oynadığınız sokağın, âşık olduğunuz parkın, meydanın ya da caddenin adı; insanın ve şehrin bütünleşen hafızası hiçe sayılarak adeta çöpe atılır. Oysa sokak adları sadece birer yön tabelası değil, o şehrin tapu senedidir.

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Beş Şehir adlı başyapıtını bilirsiniz; belki de tam sırasıdır, bir kez daha karıştırmalı o sayfaları. Şehrin hafızasının, bir milletin ruh köküyle nasıl bir ve aynı şey olduğunu o zaman çok daha derinden göreceksiniz.

(Küçük bir not: Emine Kösebalaban’ın, gazetemizde yazdığı “Yerin Hafızası” adlı yazıyı okudunuz mu,bilmiyorum.6 Şubatı son derece etkili bir dille anlatan bu yazıyı okuyun lütfen. O yazı üzerine, bir süre önce yazdığım ve aslında oldukça uzun olan bu yazıyı hatırlayarak bir bölümünü buraya aldım.)

İnternetsiz bir dünyaya

HAZIR MISINIZ?

“Bu soru, günümüzün en gizli ama en yüksek bütçeli savunma ve teknoloji gündemini oluşturuyor. Büyük devletler, ordular ve teknoloji devleri tam da bu senaryonun yani "küresel veya bölgesel bir dijital karartmanın" hazırlığını yapıyorlar. “

Son iki savaş, Ukrayna-Rusya ve Orta Doğu'daki çatışmalar net bir şeyi gösterdi: Ucuz ve akıllı dronelar, milyar dolarlık uçaklardan ve füzelerden çok daha işlevsel.

Ama insanoğlu bunun da çaresini bulacak elbette. Gelecekte uzaydan yönlendirilecek lazerler veya henüz adını koyamadığımız enerji tabanlı çok daha etkin silahlar devreye girecek.

Ve daha da önemlisi, tüm bu sistemlerin damarı olan internet kökenli dijital altyapı tarihe karışacak.

Kısaca; internet olmayacak.

Kendinizi birinci dünya savaşı ortamında bile düşünmeniz mümkün olmayacak yani. Çünkü o dönemin insanının en azından analog bir refleks kültürü vardı. Bugün ise durum başka: Haberleşme bitecek, dronelar düşecek, gökyüzünün lordu uçaklar aniden birer "pırpır uçağa" dönüşecek.

Ve bu yıkım, dijitalin göbeğinde doğmuş nesiller için adeta hayatın sonu olacak. Sadece telefonlar değil; tedarik zincirleri, hastane kayıtları, bankalar, lojistik ağlar aynı anda kilitlenecek. Elbette insanoğlu yine bir çıkış yolu bulacaktır; ancak bizim burada tartıştığımız, o karanlık geçiş sürecinde insanın ne yapacağı.

Mevzu tam olarak bu.

İnternetiniz kesildi, dijitaliniz bitti. Elinizdeki o şaşalı telefonlar birer cam ve metal yığınına dönüştü. Ama en önemlisi bağımlılığınızın sizi soktuğu acınası ve zor durum.

Ne yapacaksınız?

Bugün büyük ordular ve stratejistler, gizli bütçelerle bu küresel karartmaya karşı "analog yedekler" ve "izole sistemler" kuruyor; Kuzey Avrupa’da halklara pilli radyolar, nakit paralar ve kâğıt haritalarla yaşama kılavuzları dağıtılıyor. Yani devletler bile fişin çekileceği o güne sessiz sedasız hazırlanıyor. Yapay zekâ korkuları falan bunun için gündeme getiriliyor. Bizi bize bırakmadan yeni şekillenmelere kapı aralanıyor.

Peki ya biz? Ekranların ardında unuttuğumuz hafızamızla, topraktan kopuk hayatlarımızla biz nerede olacağız?

Bu bir bilimkurgu şakası değil, uzak bir hayal hiç değil.

Söyleyin; ekran karardığında geriye kalan sessizliğe gerçekten ne kadar hazırsınız?