İlkokula hangi tarihte başladığımı tam olarak hatırlamıyorum. Bir Eylül günü Çoğulhan İlkokulu’na kayıt için tek başıma gitmiştim. Şimdi bu cümleyi okuyanlar “hadi canım sen de” diyecekler. Lakin işin gerçeği bu. Okulun bahçesine girdiğimde, bizim mahalleden yaşça benden büyük olan komşu çocukları, “Sezai, niye geldin sen” dediler. Mahalli konuşmada “Neden” kelimesi yerine “niye” sözcüğü de kullanılırdı o vakit. Okula kayıt olmaya geldiğimi söylediğimde, birisi bana okul binasına kadar eşlik etti ve ismini “Mustafa” diye hatırladığım, sanırım 5.sınıf öğrencisi bir arkadaşına, “Bu oğlan okula kayıt olmaya gelmiş, müdür odasına götür” demişti.

Mustafa, okul müdürümüz olan Abdulhakim Eren’in akrabası diye aklımda kalmış. Kendisi Abdülhakim öğretmen gibi Alemdar Köyü’ndendi. O tarihte kendi köylerinde ilkokul olmasına rağmen neden Çoğulhan İlkokulu’nda okuyordu bilemiyorum. Kim bilir belki de amcası diye hatırladığım müdürümüz sebebiyle eğitime burada devam ediyordu. Dediğim gibi okul müdürümüzün yakını olan ve benim adeta velim imiş gibi kaydımı yaptıran beşinci sınıftaki bu ağabeyin adını yanlış da hatırlıyor olabilirim.

Neyse o tarihte tek katlı ve iki sınıftan oluşan okulun girişinde sağında ve solunda sınıflar bulunan yerin tam ortasında müdür odası vardı. Benim kaydımı, okul müdürü mü ya da başka bir öğretmen mi yaptı ya da gerçekten kaydım yapıldı mı o konudan da tam olarak emin değilim.

Zira birinci sınıfa devam ettimse bile sadece birkaç günü hatırımda koca bir eğitim döneminin. Okulun tatile girdiği gün öğretmenimizin, “Sen yeni yıl tekrar birinci sınıfı okuyacaksın” dediği halen kulaklarımda. Sahi ben birinci sınıfı neden tekrar okuyacaktım. İlk akla gelen durum “sınıfta kalmış” olmamdı.

Lakin geçen yıllarda şu an İstanbul Başakşehir’de komşumuz olan Ali Rıza Özdemir hocama bu durumu sorduğumda (ki kendileri 1967 yılında Çoğulhan İlkokulu’nda belletmen Ali Aslan’la -kasabada herkes ona “Alika” derdi ki sanırım "Ali Kahya' şeklindeki söyleyişin kısaltılmış haliydi- birlikte öğretmenlik yapmış) benim okula başladığın yıllarda 72 ay” dan gün almayan yani 6.yaşını bitirip 7. Yaşına girmeyenlerin okula kaydının yapılmadığını ama istekli olan öğrencilerin okula kaydı yapılmamakla birlikte dersleri bir öğrenciymiş gibi takip etmesine izin verildiğini söyledi. Benim birinci sınıftaki durumum bu şeklide mi yoksa sınıf tekrarı mı uygun görüldü yani sınıfta mı kaldım henüz bu konuyu açıklığa kavuşturabilmiş değilimsem de araştırmalarım devam ediyor!:)))

İlkokulun iki ayrı binası vardı. Yeni bina kagir bir yapı olup tavanı üçgen şeklinde betonla kaplıydı. Duvarları taşla örülmüş, çatısı kiremitle kaplı başka bir bina daha vardı. Hatta bu yapı sonraki yıllarda, okul bahçesine iki sınıflı yeni bir bina yapıldığı için artık kullanılmıyordu. Taş yapının dışında bir de kerpiçten inşa edilen ve kısmen yıkılmaya başlamış olan Çoğulhan’ın en eski ilkokulu da yine okul bahçesi içerisinde yer alıyordu.

Duvarları taşla örüldüğü için “Taşyapı” diye zikrettiğim yapı kasabamızda 1971 yılında kurulan belediyenin de ilk binasıydı. Çoğulhan Kasabası’nın ilk belediye başkanı olan Abidin Gözükara burada göreve başlamıştı. Binanın girişindeki tabelada "Çoğulhan Belediye Başkanlığı" yazıyordu. Aslında ilk belediye binasını Çoğulhan’daki ender betonarma yapılardan, (belki de okul dışındaki tek yapı) birisi olan Kahya (ki asıl ismi Mehmet olmasına rağmen sanırım Çoğulhan köy iken bir dönem muhtarlık yapmış olması nedeniyle “Kaye” denilirdi) Emminin iki katlı kerpiç evinin önündeki Ali Çiftçi’nin ikametgah olarak inşa ettirdiği -o tarihte kendisi Afşin’e taşındığı için kullanılmayan) binası diye hatırlıyordum. Bu yazıyı hazırlarken konuyu teyit etmek için babasının lakabı “Tahalak” olan Mehmet Ali Emmi’nin oğlu Miktad Abiye sorduğumda yanıldığımı öğrendim. Ama Çoğulhan’da ortaokul açılıp eğitim öğretime ilk bu binada başladığını çok net hatırlıyorum.

Benim okulun birinci sınıfa başladığım yıl ve önceki senelerin 23 Nisan törenlerinde, kasabanın ilkokul öğrencilerinin en önde beşinci sınıf, sonra da sırasıyla diğer sınıfların dizilerek aralarında birkaç adım boşluk bırakarak yürüdükleri, yan taraflarında öğretmenlerinin hazır bulunduğu bir nevi geçit töreni de kasabanın ortasından geçen caddede yapılırdı. Okul binasından başlayan yürüyüş, Afşin ilçe merkezinden bizim kasabayla Termik Santralının yanından geçen (o tarihte “yol çatı” diye isimlendirdiğimiz) yolun komşu köylere (Alemdar, Berçenek, Çomu, Kaşanlı, Tatlar, Hatçepınarı, Söğütderesi vd.) doğru devam eden kavşağına varmadan geri dönülmesi şeklinde olurdu.

Kavşak yönüne ilerleyip oradan geriye gelen sınıfların yürüyüşü, şimdilerde “Merkez Camii” diye adlandırılan caminin bulunduğu meydanda, Durmuş Emmi’nin (Çameli Durmuş) babasına ait iki katlı toprak evin avlu duvarının yanında (bu yere de Fahılık denirdi) sona ererdi.

Burada 23 Nisan ve 29 Ekim kutlamaları yapılırdı. Törenlerde belediye başkanı, mahalle muhtarları, ilkokul müdürü ve öğretmenlerle kasabalılardan o gün tarlada yahut başka bir yerde işi olmayanlar hazır bulunurdu. Bu törenlerde neler konuşulurdu derseniz, illaki “günün anlam ve önemine işaret eden” söylevler yapılmıştır. Ancak zihnimde onlardan şu an hatırlayabildiğim herhangi bir cümle yok.

Törenlerde dikkatimi çeken ilk husus o tarihte okulun henüz bir bando takımı yani trampet takımı diye isimlendirilen bir ekibi olmamasıydı. Trampet yerine, okulun 5.sınıf öğrencilerinden “Gındo’nun (Memmet Emmi) oğlu Esameddin'in (ki sanırım kendisi o tarihte asgari 14-15 yaşlarındaydı) omuzuna asılı ramazan davulunu kullanılırdı. Davul yanında zurna da var mıydı derseniz, inanın gerçekten hatırlamıyorum. Hal böyle olunca da Esameddin'in, davula tokmağıyla ritimli-ritimsiz vurması eşliğinde 23 Nisan kutlanırdı. Bu davul da Esemaddin’in amcası Hacı İsmail Emmiye ait olup, sair zamanlarda sadece Ramazan ayında sahur vaktinde kullanılıyordu diye hatırlıyorum. Ramazan davulcusuna da bu hizmetinin bedeli olarak bayrama iki hafta kalınca herkes belli bir ölçek buğday, bulgur veyahut hububat çok az kişi de para verirdi…

Biz İlkokulun kaçıncı sınıfındaydık bilemiyorum, okulumuza bando takımı malzemeleri geldi. Artık okulun bando takımında, fiyakalı üniforma giyen, 1 majör, bir davulcu, 4 trampet (bu sayıdan emin değilim 2 de olabilir) iki borazan, bir de zil çalan olmak üzere 8 kişi vardı. Bu arkadaşlar 23 Nisan ve 29 Ekim günlerinden en az iki hafta öncesinde okul bahçesinde çalışmaya başlarlardı. Bu alıştırma çalışmalarının birinci haftasında merasimlerini tek başlarına icra ederken, ikinci haftadan itibaren sınıflar da uygun adım yürüyüşüyle peşlerinde olmak üzere, kimi zaman bahçede, bazan da okul çevresindeki sokaklarda da çalışma yaparlardı.

Takım dışında olan bizler ise, bando ekibinin çalışmaya mola verdiği anda, kenarından köşesinden malzemeleri kullanmayı dener ama her defasında ya öğretmenden ya ekibin üyelerinden azar işitirdik. Benim favorim kullanması en kolay enstrüman olan “zil” idi. Lakin kaç kez elime alabildim bilemiyorum.

Nihayetinde tören günü geldiğinde bando takımının peşinde mahalli kıyafetlerden esinlenen özel bir giysileriyle halk oyunları ekibi arkasından da en başta 5.sınıf, en sonda da 1. Sınıf olmak üzere diğer sınıflar sıralanırdı. Sınıflarda da en uzun boylular en önde diğerleri de boy sırasına göre dizilirdi.

Tören yerine giderken ve dönüşlerdeki yürüyüşlerde, sınıf öğretmenleri de sürekli olarak öğrencilerin uygun adımlarla yürüyüp yürümediklerini kontrol ederlerdi. Özellikle 1. ve 2. Sınıflar bandonun temposuna göre sağ ya da sol ayaklarını atarken acemilik yapıp karıştırırlardı. Nihayetinde tören mahalline gelindiğinde, öğrenciler talimat gereği yürüyüşü durdurup yerinde saymaya başlar, öğretmenin “kıta dur” komutu verinceye dek yerinde saymaya devam ederlerdi. “Kıta dur” komutunu duymayan yahut işittikleri halde (1.sınıf öğrencileri gibi) anlamayanlar yerinde saymaya devam ettiğinde diğer arkadaşlarıyla çevredekilerin gülüşmelerine şahit olunurdu.

Şimdi bu anlatılan törenler, bizim gibi yaşı 50’nin üzerinde olanların hemen hatırlayacağı ama 1980 sonrası doğanların pek bilmedikleri şenliklerdi. 23 Nisan Bayramı dediğimiz kutlamalar sonrasında bizim kasabada dondurma satışları da başlardı. O tarihlerde kasabanın tek pastanesine arada uğrayıp dondurma satışlarının ne zaman başlayacağını sorduğumuzda, nedendir bilmem hep “23 Nisan'dan sonra” cevabını alırdık.

23 Nisan öncesinde sınıflarımız süslenir, malzeme olarak da bayraklar ve krapon kağıtlar kullanılırdı. Süsler arasına da ve mutlaka “Yaşasın 23 Nisan” yazıları bulunurdu. Süs ve bayrakları öğretmenimiz ilçeden getirirdi. Ancak bunları kendi parasıyla mı alırdı yoksa Milli Eğitim mi verirdi biz bilmezdik. Sınıfların süslenmesi işleri de haliyle sınıf öğretmeni ve öğrenciler tarafından yapılırdı. Tabi bu dönemde en azından 1 hafta kadar derslerin ağırlığı da azalır, bazı derslerde yürüyüş yapıldığı için ayrıca hoşumuza giderdi.

Günümüzden farklı olarak törenlerin ertesi günü hemen dersler de başlardı. Anlayacağınız şimdiki gibi bu bayramların sonrasında tatil yapmazdık. Sınıfı süslemenin sonucuna katlanmak da biz öğrencilere düşerdi. Zira kasabanın ilkokulunda o tarihlerde “hademe” diye isimlendirilen, kışları sınıfların sobasını yakıp, külünü alan ve temizlik işine de bakan hizmetliler yoktu. Bu sebeple her gün sınıfta iki öğrenci nöbetçi kalıp ders bitiminde , sınıfları süpürürdü. Yanlış hatırımda kalmadıysa okulumuzun ilk hademesi, “Ehmet Emmi”ydi. Hadememiz göreve başladığı tarihten sanırım bir iki ay sonra maaşı bağlanmıştı. O’nun maaşı verilinceye dek geçen sürede her bir öğrenciden 2,5 TL (o tarih de bu şekilde bir madeni para da vardı) para getirmesini istemişti okul idaresi. Hatta Çiçek Bibimin kızı ailesine gidip, hademe için toplanılacak para için “okuldan 2,5 TL Fadime parası istediler” diye söylemişti!😊))

Yine bu 23 Nisan törenlerinden hatırladığım başka yarışma da “yumurta taşıma” idi. Bu musabaka, metal yemek kaşıkları ağızlarıyla tutup, üzerine çiğ yumurta konularak ve hızlı yürüyüşle belli bir mesafeyi, ağızlarında tuttukları metal yemek kaşıktaki tavuk yumurtasını düşürmeden gitmek şeklinde yapılırdı. Bu yarışmayı da Hasan Hüseyin dayımın (aslında kendisi Bekteşlerin Hasan Hüseyin ismiyle maruf olan ve babamın dayısıydı. O tarihlerde anne ve babamızın emmi ya da dayısına bizde aynı şekilde hitap ederdik) Nesli kazanırdı.

Nesli’nin bu yarışları birincilikle bitirmesinin bir de sırrı olduğunu yıllar sonra kendisinden duymuştum. Meğer toz şekeri (yani çaya atılıp karıştırılan kristal şeker) yarış başlamadan az bir zaman önce kaşığın üzerine sepeleyip birkaç damla su ile ıslattığı için şekerin kısmen yapışkan özelliği sebebiyle yumurtanın kaşıktan kolayca düşmesi mümkün olmadığından ipi göğüslermiş. Vebali günahı kendi boynuna:)))

Biz çocukların 23 Nisan kutlamalarında zevkle izlediğimiz kısmı, elbette öğrencilerin halkoyunları gösterisi ile “İp Çekme-halat çekme ve yumurtalı yürüyüş yarışmalarıydı. İp-halat çekme yarışları, ortaya çizilen bir çizginin iki tarafına kümelenen öğrencilerin tutundukları kendirlerle diğer tarafı ortaya çizilen çizgiden kendi yönlerine doğru çekmeleriyle sonuçlanırdı. İp dediğimiz ise “kendir” olarak adlandırılan ve kasabada traktör römorkları üzerine buğday sapları yahut nohut ya da kuru fasülye horumları (ki fasülye demez “pakla” derdik) tarladan harman yerine taşınırken düşmesinler diye bağlanan urganlardı. Gerçi bu kalın urganlara kasabada “örg” de denir ama günümüzde Çoğulhan’da da artık bu kelimeyi kullanan kalmamıştır diye düşünüyorum.

Her iki tarafta da 8-9 öğrencinin yer aldığı halat/ip çekme yarışlarında, grupların başında en güçlü öğrenciler (pardon delikanlılar) yer alırdı. Benim takip ettiğim bu müsabakalarda genellikle “Mucuk Halil Emmi’nin oğlu” İrfan’ın yer aldığı ekip ipi göğüslerdi. İrfan’ın ekibinin karşısındaki grubun başında kim vardı onu hatırlamıyorum. Lakin kaç kez bu kabil yarışları izledimse hepsinde de İrfan’ın grubu karşı taraftakileri, adeta rüzgârın sonbaharda ağaçtan düşen kuru yapraklar (ki bu yapraklara da “gazel” derdik) gibi yerlerde sürüdüğüne şahit olmuştum.

Tabi İrfan da (ki kendisine mahalli söyleyişle “Irfan” derdik) tıpkı Esameddin gibi beşinci sınıfta iken en azından 15 yaşındaydı diye düşünüyorum. Zira 1970’li yıllarda okula başlama yaşı köylerde düzensizdi. Onlardan üç dört yıl sonra okula başladığımda bizim sınıfta bile yaş aralığı neredeyse aynıydı. Bazı arkadaşlar bizlerden 3 ya da 4 yaş daha büyüktü. Nitekim birkaç yıl önce sınıf arkadaşlarımızdan Ramazan (kendisi Afşin İlçe Nüfus Müdürlüğünden emekli olmuş ve kuşe-i uzletine çekilmiştir) bana bir fotoğraf göndermişti. Bu siyah beyaz sınıf fotoğrafına baktığımda, ayakta bulunanlardan kimi arkadaşların bizlerden bir hayli büyük olduğunu görmüştüm.

O arkadaşların bazılarının ilkokul mezuniyetinden bir iki yıl sonra nişanlandıklarını yahut evlendiklerini de hatırlıyorum. Tabi o yıllarda evlilik yaşı 16 yahut 17’den başladığı için bizler ilkokul beşinci sınıfta 11-12 yaşında iken onlar 14-15 yaşındaymışlar. Sınıf fotoğrafında bizden büyük gözükenlerden birisine (ismini yazmayayım amma velisi Mahmut Emmi dersem bilenler bilir…

Nitekim o arkadaşların bazılarının ilkokuldan mezuniyetten bir iki yıl sonra evlendiklerini de hatırlıyorum. Tabi o yıllarda evlilik yaşı 16 yahut 17’den başladığı için bizler ilkokul beşinci sınıfta 11-12 yaşında iken onlar 14-15 yaşındaymışlar. Sınıf fotoğrafında bizden büyük gözükenlerden birisine (ismini yazmayayım amma velisi Mahmut Emmi dersem bilenler bilir😊) sınıf fotoğrafını whatsaptan gönderim, “sen bizden büyük görünüyorsun” dediğimde, 1962 doğumlu (ama aralık ayıymış!) olduğunu söylemişti.

Tabi bugünkü öğrencilerin ve hatta 2000 yılından sonra göreve başlayan öğretmenlerin de anlamakta zorlanacakları bir başka konu da, okulumuzun odun ya da kömür ihtiyacını devletin karşılamamasıydı. Her birimiz sabahleyin okula gelirken yanımızda bir parça odun götürürdük ve bu odunlarla sınıflarımızdaki sobalarımız yakılır ve ısınırdık/ısınmaya çalışırdık. Sınıfın nöbetçi öğrencisinin bir görevi sabahları sobaların yakılması ve gün içerisinde sobanın sönmemesini sağlamaktı.

Çok mu zor şartlarda eğitim aldık dersiniz. İyi de bu yazdıklarım muhtemelen bizden önceki nesle göre konforlu bile sayılabilir. O halde yazımı Burhan Dayımdan dinlediğim bir anekdotla nihayetlendireyim o zaman.

Yukarıda bahsettiğim Çoğulhan İlkokulu’nda Alika Emmi’nin belletmen olarak görev aldığı yıllarda Burhan Dayım da ilkokul öğrencisiymiş. Alika sınıftaki öğrencilere çözmeleri için bir matematik problemi vermiş ve “Bu soru çözülmeden hiçbirinizi evlerinize göndermem” demiş!

Tabi sınıftaki öğrencilerden bir türlü sorunun cevabını bulan olmamış. Bu arada güneş batmış ve haliyle ortalık da kararmış. O dönemde Çoğulhan’da elektrik olmadığı için (muhtemelen Afşin'in hiçbir köy ve kasabasında da yoktur!) karanlık basınca, öğrenciler “öğretmen artık bizi evimize gönderir” diye düşünmüşler. Lakin, öğretmen okula yakın olan evlerden birisinde lüks getirtmek suretiyle, derse devam etmiş. Artık saatlar sonra sınıftan bir öğrenci soruyu çözebilmiş de gecenin bir vaktinde ders bitmiş ve herkes evlerine dönebilmiş!...