20 Mart Cumartesi günü saat 09:00’da cep telefonumda  cevapsız arama; Ömer Kösebalaban. “Hayırdır Ömer!” diye sordum. “Kardeş babamı Medine’de kaybettik” dedi. Dondum kaldım. Demek Abdullah ağabey rahmeti rahmana kavuşmuştu. Daha kaç gün olmuştu ki biz şakalaşalı, umreye gidiyorum demişti de Habip ve Ömer’in yanında. Ben de ‘ağabey istersen abartma başına bir iş gelecek’ demiş ve kahkahaları basmıştık.

Şimdi ben mescitten çıkarken o bana matbaadan bakıp, o sevimli gülüşüyle ‘Allah sorar bak’ demeyecek. Namazı geciktirdiğim için benim ruhum daraldığında çıkıp matbaaya varıp yarı esperili ‘yahu Abdullah ağabey ne olacak bu memleketin hali?’ deyip de uzun bir sohbet başlamayacak memlekete dair.

Yani bir eski kitap bulduğumda varıp da, ‘ağabey bu ciltlenecek’ dediğimde, alıp  kitabı eline ‘bunu haftaya al’ demeyecek ve o kitaba on beş gün emek döşeyip göz nuru döken olmayacak.

Hiç kimsenin cesaret edemediği bir dönemde gazete çıkarıp Afşin’in dışa açılan kapısı olduğu zamanlar aklıma geldi. Lise ve üniversite talebelerine gazeteye ek çıkarmak suretiyle şiir, deneme ve edebiyat yazılarıyla  düşünen ve yazan insanlar oluşturmaya çalışan olmayacak.

Bölgeye gelen milletvekillerine memleketin meselelerini uzun uzadıya anlatan olmayacak.

Hayatın ve ticaretin tüm zorluklarını görmüş, her türlü sıkıntıyı çekmiş olmasına rağmen, ümidinden ve azminden bir şey kaybetmemiş, devamlı pozitif olmuş , sıkıntıya düşenlere tavsiyelerde bulunan olmayacak.

Evdeki bir arıza için, elinde musluk ya da hortumla,  gerek bana, gerek  ustalara sitem ederken, bir yandan da o arızayı nasıl yapacağını benimle sesli bir şekilde düşünüp, aynı zamanda bana da hiddetlenmeyecek bir ağabeyimizi kaybettik.

Diploması ve akademik kariyeri olmayan ama kendisini iyi yetiştirmiş bir entelektüeli kaybettik. Kaygısı ve sevdası olan bir aydını kaybettik.

Bunları düşünürken daralan ruhuma bir serinlik geliverdi birden, kainatın efendisinin yanında on binlerce sahabenin bulunduğu mübarek bir beldede ruhunu Allaha teslim etmek kaç insana nasip olurdu ki?

 Değil miydi ki onlarca alim, fazıl insan, ömrünün son demlerinde, güle, gül kokuluya yakın olmak, gülistan bahçesinde olmak ve orda kalmak için hicret etmemişler miydi? 

Herkese nasip olur muydu böyle bir vuslat?

İşte serinlik bundandı. Bir rahatlama oldu ruhumda ve dedim ki; “Abdullah ağabey Cennetül Baki’ye seni uğurlarken işte ölümün güzeli de bu olsa gerek. Ama ne düşünüyorum biliyor musun ağabey? Seni biz umreye gönderdik ve gelmeni bekliyoruz... Yani ölümün bile farklı oldu mekanın cennet olsun Abdullah ağabey..