21 Nisan Dünya Akut Miyeloid Lösemi Farkındalık Günü’nde Türk Hematoloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Özgür Mehtap: “Akut Miyeloid Lösemi’de erken dönemde doğru tedavi, yaşam kalitesini ve yaşam süresini olumlu etkiliyor” dedi


Tüm lösemilerin yaklaşık yüzde 30’unu oluşturan AML (Akut Miyeloid Lösemi); ileri yaşlarda görülme oranı artan, erişkin yaş grubunun en sık görülen lösemi tipi olarak biliniyor. Her 100 bin kişide ortalama 5 kişide görülen AML vakalarının 2040 yılına kadar pek çok ülkede artacağı öngörülüyor. 1/2

Her yaşta rastlanmakla birlikte, 65 yaş ve üzeri nüfusta daha sık ortaya çıkan AML, tüm dünyada yaşam süresinin uzamasıyla birlikte ileri yaşlarda görülen kanser türlerinden biri olarak önemini koruyor.

Belirtiler ani ve şiddetli bir şekilde başlayabilir

21 Nisan Dünya AML Farkındalık Günü nedeniyle hastalıkla ilgili bilinmesi gerekenlere işaret eden Türk Hematoloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Özgür Mehtap, “Akut Miyeloid Lösemi, hızlı ilerleyebilen bir kan ve kemik iliği kanseri türüdür. Çocuklarda da gelişebilen lösemi tiplerinden biri olan AML’de kemik iliğindeki kök hücreler etkilenir. En yaygın belirtiler arasında yorgunluk, halsizlik, solukluk, sık enfeksiyon, ekimozlar, beklenmedik kanamalar, kemik ve eklem ağrıları, kilo kaybı, nefes darlığı sayılabilir. Belirtiler genellikle çok ani ve şiddetli şekilde başlayabilir. AML hızlı ilerleyebildiği için hastalar genellikle ciddi enfeksiyonlar, yüksek ateş veya ani kanamalarla acil servislere başvurabilirler. Nadiren hastalar uzun süreli halsizlik, solukluk, çarpıntı ve kilo kaybı gibi daha sinsi ilerleyen belirtilerle hastaneye gelir. Bu belirtiler görüldüğünde vakit kaybetmeden bir hematoloji uzmanına başvurmak gerekir” dedi.

Tanıda moleküler testlerin önemi artıyor

Hastalığın teşhisinin klinik bulgulardan çok laboratuvar ve görüntüleme yöntemleri ile konulduğunu anlatan Prof. Dr. Özgür Mehtap, “İlk aşama, klinik değerlendirmedir. Kan sayımı çok önemlidir. Ancak kesin tanı için kemik iliği aspirasyonu ve biyopsisi yapılır. Moleküler testler her geçen gün önemi daha da artan, hem prognoz hem de tedavinin belirlenmesinde kilit rol oynayan testlerdir. Bu testler arasında FLT3 ve NPM1 gibi belirli gen mutasyonlarının tespiti yer alır. Bu testlerin sonuçları hastalığın seyrini belirlemede de yardımcı olabilir” dedi.

Tek tip kemoterapiden kişiselleştirilmiş tedavilere geçildi

Son yıllarda geliştirilmiş olan yenilikçi ürünler ve hedefe yönelik tedavilerin, kemoterapilerden daha iyi tolere edildiğini gördüklerini ifade eden Prof. Dr. Özgür Mehtap, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Moleküler tanı yöntemlerindeki gelişmeler ve hedefe yönelik tedaviler sayesinde AML tedavisinde önemli ilerlemeler kaydedildi. Bu nedenle hastaların uygun merkezlerde değerlendirilmesi, genetik ve moleküler testlerin zamanında yapılması ve tedavi kararlarının multidisipliner bir yaklaşımla verilmesi büyük önem taşıyor. Yeni tanı alan AML hastalarının bir kısmı ilk tedavilerine dirençlidir, tedaviye yanıt veren hastaların ise yarısından fazlasında da zaman içinde nüks gelişebilir. Bu nedenle AML'nin erken teşhisi çok önemlidir ve şüpheli durumda vakit kaybetmeden bir hematoloji uzmanına başvurulmalıdır.

AML tedavisinde yıllardır kemoterapiler tek tedavi seçeneği olarak yer alıyordu; ancak AML, biyolojik olarak oldukça heterojen bir hastalık olduğu için son yıllarda tedavi yaklaşımı klasik kemoterapiden moleküler hedefli, kişiselleştirilmiş, hızlı kombine tedavilere doğru önemli bir dönüşüm geçirdi. Özellikle genetik ve moleküler alt tiplerin daha iyi anlaşılmasıyla birlikte, FLT3, IDH1/2 ve NPM1 gibi mutasyonlara yönelik hedefli tedaviler geliştirildi. Bu gelişmeler sayesinde artık AML tedavisinde “tek tip yaklaşım” yerine, hastanın mutasyon profiline göre tedavi seçimi yapılabiliyor. Bu paradigma değişimi, tedavi seyrini geçmişe kıyasla belirgin şekilde iyileştiriyor. Özellikle FLT3 inhibitörlerinin kemoterapi ile kombinasyonu veya tek başına kullanımı, yanıt oranlarını ve genel sağ kalımı artırabiliyor. Ayrıca bu yaklaşım gereksiz toksisiteyi azaltma potansiyeli de taşıyor.”

AML’nin risk faktörlerine karşı alınabilecek önlemler

AML’nin gelişme olasılığını artırabilecek bazı risk faktörlerine de işaret eden Prof. Dr. Özgür Mehtap, şöyle dedi: “Down sendromu ve Fanconi anemisi gibi genetik faktörler AML gelişimi açısından önem taşıyor. Çeşitli kimyasallara ve yüksek doz radyasyona maruz kalma da bir risk faktörüdür. Hastanın öyküsünde Miyelodisplastik Sendrom (MDS) olması önemli bir risktir ve kötü seyir ile ilişkilidir. Başka kanserler nedeniyle kemoterapi ve radyoterapi görmek de risk olarak değerlendirilir. Çeşitli kimyasal maddelerin maruziyetinden kaçınmak, riskli iş yerlerinde uygun koruyucu ekipman kullanmak, dengeli beslenmek, düzenli egzersiz yapmak ve yeterli uyku alınabilecek önlemlerin başında gelir.”

Karşılanmamış ihtiyaçlara bilimle çözüm geliştiriyoruz

Astellas Türkiye Genel Müdürü Nilay Tarr ise şunları paylaştı: “Sorumlu inovasyon bakış açımızla, AML alanında hastalarımız için bilimin sunduğu tüm imkanları değere dönüştürmeye odaklandık. Astellas olarak karşılanmamış ihtiyaçlara yönelik ilaçlar geliştirmek her zaman önceliğimiz. Hastalarımızın geleceğini değiştirmek için, yenilikçi tedavi seçenekleri geliştirmek üzere tüm imkanlarımızı seferber ediyoruz. Bu yaklaşımımızla, tüm paydaşlarımız için anlamlı çözümler sunuyoruz. Bugün, AML Farkındalık Günü’nde, erken tanı ve farkındalığın hayatları nasıl değiştirebileceğini hatırlıyor ve bu alandaki bilinçlendirme çalışmalarımızı sürdürüyoruz.”

Kaynak: bülten