Kudüs’ün Hz. Ömer Dönemi (638) de Fethi ve Kudüs’ün 1098’de Haçlılarca İşgali

Yazımın başlığına ilk bakışta: Neden biz aldığımızda fetih, Hıristiyanlar aldığında işgal oluyor? Bu nitelendirme objektif değil de subjektif değil midir? Denilebilir. İki tarihi hadise ortaya konulduğunda sanırım yazının başlığı anlamlı hale gelecektir. İslam dünyasının birbiriyle uğraştığı (Yemen’de İran Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri-Katar) bu günlerde durumu fırsat bilen İsrail Filistinlilerin Mescid-i Aksa’da ibadet özgürlüğünü fütursuzca rafa kaldırıcı uygulamaları yürürlüğe koymaya çalışıyor. Kudüs ve üç dinin mensuplarını ilgilendiren iki tarihi hadiseyi yayımını bir türlü gerçekleştiremediğim Afşin ve Yöresi Tarihi adlı çalışmamdan köşeme taşımak istedim.     

Haçlıların Kudüs’teki Katliamı

1097’de Birinci Haçlı Seferi sonucunda Maraş ve Afşin-Elbistan Yöresi, 1098 yılında Bizans’a teslim edildi. Bu tarihten itibaren Ermeni asıllı Bizans valileri idaresinde Maraş’a yerleşen Ermeniler, bir süre sonra Rumkale ve Hısn-ı Mansur (Adıyaman) şehirlerini ele geçirdiler. (Mükrimin Halil Yinanç, Maraş Emirleri,)

Avrupa’dan başlayan Anadolu üzerinden bizim bölgemiz içinden geçerek kutsal Kudüs’e kadar devam eden kanlı ve trajik I. Haçlı yürüyüşü nihayet sona eriyordu. Çünkü Haçlılar artık Kudüs’ün kapılarına dayanmıştı. 7 Haziran 1099 tarihinde Hıristiyan ordusu kutsal şehir önünde ordugâhını kurmaktaydı. I. Haçlı seferinde Haçlılar, 1099 yılında Kudüs’ü kuşattılar. Şehrin savunması Fatımi Valisi İftiharüddevle’nin eline bırakılmıştı. Emrinde Arap ve Sudanlı birliklerden kurulu güçlü bir garnizon vardı. Haçlı güçlerinin kuşatması 8 Haziran’da başladı ve 14 Temmuz’a kadar sürdü. 14 Temmuz öğleden sonra savunma sistemlerinin delindiğini anlayan Müslümanlar Kubbetü’s-Sahra ve Mescidü’l-Aksa’nın bulunduğu Haremü’ş-Şerif meydanına doğru koşuştular. Maksatları camiyi son müstahkem savunma yeri olarak hazırlamaktı; fakat bunu müdafaa durumuna sokacak vakitleri kalmadı. Bunlar camiye girip çatıya doğru çıkmaya çalışırken Tankred üzerlerine saldırdı. Müslümanlar derhal ona teslim olarak büyük kurtulma parası vaadinde bulunup camiye asmak üzere sancağını aldılar. Tankred Kubbetü’s-Sahra'yı eline geçirmiş ve kutsal bir yer olmasına aldırmadan yağmalamıştı. Bu arada şehir sakinleri büyük bir panik içinde İftiharrüddevle’nin hala Raymond'a karşı mukavemette devam ettiği güney mahallelerine doğru akmaktaydı. (Steven Runciman, Haçlı Seferleri Tarihi I,)  

İftiharüddevle, öğleden hemen biraz sonra artık her şeyin kaybedildiğini anladı. Davud kulesine çekilerek, kendisine ve muhafız kuvvetine hayatları bağışlanması şartıyla çok sayıda altınla birlikte kaleyi Raymond'a teslim etmeyi önerdi. Raymond bu şartı kabul ederek kuleyi işgal etti. İftiharüddevle ve adamları emniyetle şehirden çıkarıldılar; bunlara Askalan'da bulunan Müslüman garnizonu ile birleşmek müsaadesi verildi. Bütün Kudüs’te canlarını kurtaran yegane Müslümanlar bunlar oldu. Bu kadar ıstırap ve mahrumiyetten sonra böylesine büyük bir zafer kazanmış olmakla akılları başlarından giden haçlılar, zincirden boşanmış deliler gibi yollarda, evlerde ve camilerde oradan oraya koşuşup önlerine çıkan herkesi, erkek, kadın veya çocuk olsun, hiç fark gözetmeden öldürdüler. Katliam bütün öğleden sonra ve izleyen gece içinde devam etti. Mescid’ül-Aksâdan sarkan Tangred’in sancağı da oraya iltica etmiş olanlara hiçbir himaye sağlamadı. Ertesi sabah güneş doğarken buraya zorla giren bir haçlı güruhu kimi bulduysa yere serdi. Tarihçi Raimundus aynı sabah tapınakların bulunduğu mahalleye girerken cesetler ve dizlerine kadar çıkan kan içinden geçmek zorunda kalmıştı. Kudüs Yahudileri topluca baş sinagoglarına kaçmışlardı. Fakat bunlar Müslümanlara yardım etmiş olmakla suçlanmaktaydılar. Bu sebeple merhamet edilmedi. Bina ateşe verildi; bütün Yahudiler havraları içinde yakıldı. (Runciman, Haçlı Seferleri Tarihi I,)

Artık öldürülecek hiçbir Müslüman kalmayınca haçlı reisleri büyük bir törenle İftiharüddevle’nin şehirden çıkarmasından beri boş ve terk edilmiş durumdaki Hıristiyan mahallesinden geçerek Kutsal Mezar Kilisesine gidip burada Tanrı’ya şükür duası ettiler. (Runciman, Haçlı Seferleri Tarihi I,)

Kudüs'teki kanlı katliam bütün dünyada derin akisler uyandırdı.  Kurbanlarının sayısı hakkında kesin bir rakam verilemez; bilinen cihet bütün Müslüman ve Yahudi sakinlerin öldürülmüş olduğudur. Hıristiyanların birçoğu böyle menfur bir davranıştan dehşet duydular. O vakte kadar Frankları, zamanın karma karışık siyaset yumağının bir ilmeği gibi kabule eğilimli olan Müslümanlara gelince, bu canileri bu ülkeden sürüp çıkarmak hususunda kesin karara vardılar. İslam’ın taassubunu körükleyen Hıristiyan kan içiciliğinin bu şekilde ispat edilmesi oldu. Daha akıllı Latinler daha sonraki zamanlarda, doğuda Hıristiyan ve Müslümanların işbirliği için temel bulmaya çalışırken, bu katliamın acı hatırası daima aşılmaz bir mania olarak önlerine dikildi. (Runciman, Haçlı Seferleri Tarihi I,)  

Hıristiyan Frankların sözde Hıristiyanların hacc yollarını emniyet altına alma maksadıyla gelip binlerce silahsız ve aman dileyen Müslüman ve Yahudiyi kılıçtan geçirip mabette yakmaları insaniyeti öne çıkaran Hz. İsa’nın öğretisiyle asla bağdaştırılamaz, ama ne yazık ki, din adına cinayet işleyen bu barbarlara ibret olması ve hafızalarda canlandırılması bakımından Haçlıların aldıkları bir kale halkına yaptıklarıyla Müslümanların fethettikleri aynı kentin halkına muamelelerini yoruma gerek duymadan Ostrogorsky’nin Bizans Tarihi adlı eserinden Kudüs’ün Hz. Ömer tarafından teslim alınışını hatırlayalım.

Hz. Ömer Kudüs’ü fethedip şehrin anahtarlarını Patrik Sophronios’tan alınca onun can güvenliği içinde Kayseriye’ye kadar gitmesini sağlar. Kudüs hakkındaki tek tafsilatlı andlaşma metninden de anlaşılacağı gibi Hıristiyanların can, mal ve namus güvenliği, din ve vicdan hürriyetleri onuncu maddede zikredildiği gibi garanti altına alınmıştır.

Ostrogorsky’ye göre, daha Yermuk yanındaki savaşta 20 Ağustos 636’da Bizans kuvvetleri üzerinde muazzam bir zafer kazandılar. Bununla artık Bizans mukavemeti kırılmış ve Suriye’deki mücadelenin neticesi belli olmuş oluyordu. Suriye’nin başşehri olan Antakya ve bölge şehirlerinin çoğunluğu muzaffer düşmana mücadele etmeden teslim oldular. Mukavemet Filistin’de daha kuvvetli oldu. Kudüs, Patrik Sophronios idaresinde düşmana uzun bir süre direndi; fakat kuşatmanın sertliği nihayet kutsal şehri de, halife Ömer’e kapılarını açmaya zorladı (638). Kudüs’te İslam idaresinin kurulması ve sonrasındaki süreci ifade etmesi açısından Yahudi ve Hıristiyan kaynaklarına yansıyan şu ifadeler dikkate değerdir. "Korkma, Ben Yohay; Yaratıcı, ona şükürler olsun, sırf seni bu kötülüklerden (yani Bizans 'tan) kurtarmak için İsmail Krallığı 'nı gönderdi. Allah, ona şükürler olsun, onların yeniden yerleşebi/lecek/leri bir toprak fethetmek için kendi idaresine bir peygamber gönderecek". Bu sözler daha sonraki devirde yaşamış Suriye'li bir Hıristiyan tarihçinin sözleri ile mukayese edilebilir: "Bunun için Allah bizi Romalıların elinden Araplar vasıtası ile kurtardı. Romalıların intikam ve zulmünden kurtulmakla oldukça rahata kavuştuk" Corci Zeydan, İslam Medeniyeti Tarihi, C. IV.